Gelecek Yazıları (IV) – Bugünden yarına çapulcuların “esas” meselesi


#direngeziparkı, bugün verdiği ve yarın vermek zorunda olacağı iki mücadele arasında sıkıntılı bir dönemi yaşamaktadır. “Gençler” olarak tanımlanan bugünün direnişçileri, iki mücadele arasında nefes alırken, fikir ve fikrine adres üretme sorununu nasıl aşacağını tartışmak zorunda kalacaktır.

Bugün : Gazlı-sazlı var olma mücadelesi

Bugün, Taksim Gezi Parkı’nda gençlerin ne istediğine dair çok sayıda görüş paylaşılmaktadır. Taraf ya da karşıt dahi olsa neredeyse tamamında doğruluk payı bulunmakta, bu görüşlerin ortak paydasında ise gençlerin en temelinde “özgürlük” istediği üzerinde bir konsensus sağlanmaktadır.

Yaşanan ve adı Hükümet tarafından – “vandalizm”, “marjinal grupların kalkışması”, “muhalefetin sandık dışı arayışları”, “dış mihrakların (düşmanlarımızın) oyunu” ve benzeri olarak – konulmuş olan şiddet içeren unsurları dışarıda bıraktığımız halde, radikal bakışların dışında neredeyse halkın (haberdar olan kesiminin) tamamı tarafından gençlerin bu hareketi olumlu dahi karşılanabilmektedir.

Ses tonundan arındırılmış olarak, Başbakan’ın konuşmaları dahi incelendiğinde “iyi niyetli, samimi ve çevre duyarlılığına sahip” bu genç kesim, toplumsal alanda “kabul görmüş” (mealen reddedilemez ve yok sayılamaz) durumdadır. “Marjinal gruplara Devlet en sert şekilde dahi olsa yanıtını versin ama, aman bu çocukların burnu dahi kanamasın” denilen bir atmosferde olduğumuz gerçektir. Bunu biz de isteriz elbette ancak, çocuklarımızın değil burnunun kanadığı, artık artan şiddet ile can verdiği günlerde yaşamaktayız.

Peki gençler hangi faturanın bedelini ödemektedir? Daha da önemlisi neden ödemektedir ve ödediklerinde hem Türkiye hem de onlar ne kazanmış olacaktır? Bu gençler suya yazı mı yazıyor, yoksa Türkiye’de bir şeyleri mi değiştirecekler? Evet, değiştirecekler.

Gezi Parkı hareketinin – yalnızca eylemcileri için değil – tüm aktörleri için, amacı ve olası çıktıları eylem boyunca artış göstererek bugünkü noktasına geldi. Kaba tabiri ile kervan yolda düzüldü. Bugün içinde bulunduğumuz açmaz, aslında hareketin bir eyleme yüklenemeyecek kadar çok anlam yüklenmiş olmasından da kaynaklanmaktadır.

Şu anda, hareketi devam ettiren gençlerin, Topçu Kışlası yapılmayacak denilmesi halinde evlerine döneceklerini söyleyebilir miyiz acaba? Samimi bir tahlil yaptığımızda meydanı dolduran yüz binler veya onları evlerinde izleyenlerin kaçı için Topçu Kışlası anlam ifade etmektedir? Hatta Başbakan için ne ifade etmektedir, bu gelinen noktada?

Bu kolaycı veya yüzeysel bir analiz değildir. Bu bir “esas” sorusudur. Bu herkesin kendi kodlarını yüklemeye ve empoze etmeye çalıştığı eylemin asıl sahiplerinin kimler olduğunun da sorgulanmasına neden olmaktadır.

Gençlerin, var olmak ve var sayılmak mücadelesine – tüm geçmişi ile bir kurumsal yapı olarak – Devletin kendisi ve halkı ile hesaplaşma mücadelesi karıştığı andan itibaren, bir daha bunu ayrıştırmak neredeyse imkansız hale geldi. Meydanın, bu gençlerin doğum tarihlerinden, çok eskilere dayanan putlaştırılmış yan anlamlarının hepsi birden uyanıverdi. Görünen o ki bu hesaplaşmanın, eski kodların sahiplerinin geri çekilerek, amaç ve talepleri yeni Türkiye’nin gençlerine bırakmaları da uzun bir zaman alacaktır.

Bugün meydandaki gençler, nasıl ki herhangi bir Osmanlı Padişahının metinlerini çözemez, latin alfabesi ile yazılmış olsa da Atatürk’ün Nutkunu kendi ağzından çıktığı hali ile okuyabilse de anlayamaz halde ise, çok değil iki kuşak öncel abilerinin dillerini de içselleştiremez konumdalar. Bu kimine göre doğal, bana göre ise trajik bir durumdur.

Tarih ile hesaplaşma kabiliyetleri çoktan ellerinden alınmış olan gençler hareketlerini bugüne ve samimi özgürlük kodlarına çekmeye çalıştıkça, bunun karşılığını ne toplumdan ne de Devlet’ten görememektedirler.

Meydana bakan gözleri ile, Devlet yalnızca “marjinal gruplarda ve bayraklarda” eski kodlarının karşılıklarını okurken, gençlerin taraftarları da Devletin müdahalelerinde sayısız kez tecelli eden antidemokratik uygulamaları aramaktadır.

Devamla : Köhneleşmiş kodlar mücadelesi

Esasen, gençler (ve onları gerçekten anlayan veya en azından anlamaya çalışan bir avuç insan) haricinde herkes, meydanın karışmasına ve Türkiye’nin antidemokratik tarihinin üzerine inşa edildiği köhneleşmiş, kendini bugüne taşıyamamış ve dokunulması tabu kabul edilmiş kodlarının korunmasına odaklamıştır.

Oysa ki kodlar değişmiştir, dil değişmiştir, güzel bir dünya için gelecek hayalleri değişmiştir. Bu ne yalnızca teknolojinin ilerlemesi, ne sosyal medyanın gücü, ne de örgüsü doğaldan daha doğarken ölü olduğu bilinen yeni ve yapay hale kaymış şehir mimarisi yüzünden olmuştur. Bu olmuştur!

Türkiye 54 ilinde, üçte biri İstanbul’da olmak üzere, toplam 300 AVM olan bir ülkedir artık. AVM fenomenini doğduğu günden beri yaşayan bir gençliğin, bu fenomeni topyekün reddetmesi istese de mümkün değildir. Ancak bu durum, yine aynı gençliğin çevresel hassasiyeti olmadığı anlamına da gelmez elbette. Hatta çevresel hassasiyetlerinin bir kuşak öncellerinden daha yüksek olduğunu da kabul etmeliyiz.

Gençlik, AVM’lerin içine doğmuş olabilir. Ancak onların doğalı olarak tanımlayabileceğimiz bu durum; aynı gençliğin, AVM’lerin ya da daha net bir ifade ile ilişkiler sistematiği manipule edilmiş “yapay şehirleşmenin” mimarları veya istekli kullanıcıları olduklarını, fütursuz bir rahatlık içinde kabul etmemizin gerekçesi olamaz.

Gençler, bugün bu yapay ve insanın doğallığının dışında biçimlenen her türlü (ekonomik, sosyal, kentsel) mimari garabeti içinde çıkış yollarını ve güzel geleceklerinin tohumlarını aramaktadır.

Gençler bugün – aslında – Topçu Kışlası’nın yapılması isteğinin de, yapılmasına karşı olunması direnişinin de “kendisine ait olmadığını” bilecek bilinç düzeyine yükselmektedir. Yapılsın mı diyorum? Ben, tüm çevresel haklı karşı çıkşları da anlamak kaydı ile,  yapılmasın da demiyorum. Ben, yalnızca bu hararetli tartışmanın zemininin kokuşmuşluğundan ve bu kokuşmuşluğun meydandaki gençlere ait olmamasından bahsediyorum.

Bu noktada, yaptığım çözümlemenin, meydanın ve hareketin tüm yan anlamları ve yaşanmış somut göstergeleri ile (hem de her iki tarafca da, hatta gençler katında dahi) büyük ölçüde reddedileceğinden eminim. Ancak, yukarıda ipuçlarını vermeye çalıştığım “esas”a ait olmayan; evrensel boyutu ile “insan olmaya” zerre yaklaşmayan her türlü, rüzgara kapılmış analizi şahsım adına yeniden düşünmemiz, hem de felsefi boyutu ile düşünmemiz gerektiğini belirtmek istiyorum.

Türkiye’de bugün yaşanan, ne karmaşık bir iktidar mücadelesi, ne akil bir iktidar manipülasyonu, ne global ekonomik sistemin veya onun lobilerinin, ne sosyal medyanın karinesi, ne de o çok meşhur marjinal grupları ortaya çıkartarak bertaraf etmenin ürünüdür. Hem hiçbiri değildir, hem de hepsidir. Bugün Türkiye’de yaşanan hareket, ne sosyoloji, ne psikoloji, ne de (kendisi büyük bir yalan olan) ekonomi biliminin konusudur. Maslow “elinde çekiç olan kişi her sorunu çivi olarak görür” demiş.

Bir not olarak, uzak gelecek…

Bugün Türkiye’nin (bana sorarsanız dünyanın) ortak bir akıl yürütmeye, onbinlerce yıl süren medeniyetini yerle bir eden, geçmiş ikiyüz yıllık tarihine – tüm kodları ve hesaplaşmalarından arınmış olarak – yeniden bakmaya ihtiyacı vardır.

Bugün Türkiye’de düşünen insanlar – ne yazık ki kendi disiplinleri ile sınırlı olmak kaydı ile – bu hareketten ders çıkartılması gerektiğini söylemektedir. Benim tesbit edebildiğim kadarı ile (bu yoğunlukta kaçırdıysam özür dilerim) çok az sayıda insan meydanın da ders çıkartması gerektiğini belirtmektedir. Dersi çıkartalım elbette, bu yaklaşım ile hiçbir sorunumuz olamaz. Ancak bu dersi alırken, okullarda bizlere öğretilen her türlü aracı kullanarak bir sonuca ulaşmaya çalışacak isek durumumuz gerçekten içler acısı olur.

Bugün insan olarak tek ve yegane ihtiyacımız düşünmektir. İnsanoğlu olarak düşünmek. Çok eskilerde bıraktığımız saf düşünce ile yolunda yürüyeceğimiz bir yoldayız. Ancak bu sihirli bir değnek değildir. Düşünerek ne meydandaki hareketi durdurabilir ne de Topçu Kışlası’nın akıbetine karar verebiliriz. Ancak bir kez daha, yaklaşık bin yıl sonra bir kez daha, o en önemli kabiliyetimizi, düşünme kabiliyetimizi kullanmaya – hem de inanarak başlar isek, geleceğimizi yeninden inşa edebiliriz.

Biz ne Türkiye olarak ne de dünya olarak yok olmak ve acılar içinde bir gelecek yaşamak zorunda değiliz. Bu insanoğlu olarak bizim kaçınılmaz sonumuz değildir.

Biz ne (yapay mimarinin tecellisi olarak) AVM’lerle doldurulmuş şehirlerde yaşamak, ne (eski bir nüfus teorisinin aşkın tesbitleri ile) nüfusumuzu arttırmak, ne (dünyanın başarı kodları bu diye) ilk yirmi ekonomi arasına girmek, ne de (gerçek doğa için hiçbir anlam ifade etmeyen büyük saksılar olarak) şehirlerin yalan parklarına sahip olmak zorunda değiliz.

Biz insanoğlu olarak, insanlık tarihimizin fikir üretenlerini, bugünü dünden görenlerini ve bize aklı işaret edenlerini yeniden bulmak ve onların bize ne dediğini anlamak zorundayız.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: