Category Archives: Paylaşım

Dünya tarımının gelişimi ve Türkiye’nin geleceği…


Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Dünyada, özellikle son iki yüzyıllık süre içinde, tarım alanında yaşanan eşitliksiz gelişim, bugün yaşadığımız bazı global sorunların temelini oluturmaktadır. Elli yıl öncesine kadar, bu eşitsizlik sadece tarım alanı ile ilgili gibi görülürken, günümüzde genel siyaset ve ekonominin hemen her alanında kendisini hissettirmektedir. Bugün, mevcut eşitliksiz duruma bir de iklim değişikliği maddesini ekleyerek, dünyanın kendisini beslemesi sorununun derinleştiğine şahit olmaktayız. Günümüzde dünya, hem miras alınan tarım bölgeleri arası eşitliksizlik sorununu hem de tamamını birden etkileyen iklim değişikliği sorununu çözmeye çalışmaktadır.

Tarımın geleceğini sürdürülebilir şekilde güvence altına alan, dünyanın sağlıklı ve iyi beslenen bir gezegen olmasını sağlamayı hedefleyen çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmaların sadece bilim başlığı altında ele alınması ise sonuca ulaşılmasında yeterli olacak gibi görülmüyor. Tüm çalışmaların ekonominin ve siyasetin hakim kurum ve yapıları tarafından da – hem de global çapta – desteklenmesi kaçınılmazdır. Tarımın geleceği, ne bilimsel çerçevede ne de ekonomik ve siyasi anlamda o meşhur görünmez elin zaman içinde düzeltebileceği bir konu değildir.

Dünyada tarımı değiştiren önemli gelişmeler

Dünya genelinde 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen geniş bir dönemde yaşanan birinci tarım devrimi – birinci sanayi devriminin de yapısal değişim dinamiklerinden etkilenerek – tarım üretimi ve üretkenliğini neredeyse iki kat artırmıştır. Bu dönemde tarımsal üretimin yapılış şeklindeki anlayış değişikliği, eş zamanlı siyasal, ekonomik ve sosyal değişimin de zorunlu yönlendirmeleri ile dünyada ilk tarımsal eşitsizliğin başlamasına neden olmuştur. Dünya üzerinde kimi tarım alanlarında üretim ve verim artışı söz konusu iken, kimi bölgelerinde bugün geri kalmışlık olarak tanımladığımız ekonomilerin oluşmaya başlamıştır.

Bu durumu etkileyen ikinci gelişme ise daha yeni bir dönemde 2. Dünya savaşını takiben gerçekleşmiştir. Tarımda özellikle hakim ve ekonomik mübadele değeri olan seçilmiş ürünlerin oluşmasına neden olan ve ironik olarak “yeşil devrim” olarak adlandırılan bu ikinci devrim ise, güçlü ve güçsüz ekonomilerin oluşmasına net bir biçimde etki etmiştir.

Bu birbirini takip eden iki gelişme, uzun yıllar tarımsal nüfusa ve onun eko-sosyolojik habitatına etki eden dar bir konu olarak ele alınırken, bugün ise içinde bulunduğumuz dünyanın ana biçimlendiricisi olan son derece etkin bir dönem olarak analiz edilmektedir.

Tarımsal mirasın ekonomik etkisi

Bugün şu konuya dikkat etmemiz gerekmektedir. Dünyanın güçlü ekonomilerinde tarımsal üretimin ve tarım ekonomisinin gelir oranlarının, güçsüz ekonomilerinden daha yüksek olduğu gözlenmektedir. Bu tesadüfi bir durum değildir. Yani, günümüzün güçlü ekonomileri sanılanın aksine tarım ekonomisini bırakıp sanayileşmeye ya da teknoloji alanına daha çok önem vermiş değillerdir. Aksine bu güçlü ekonomilerin güçlerinin tarımsal kabiliyetlerinden geldiği anlaşılmaktadır. Hem de yalnızca bugün için değil, geçmişin mirası olacak şekilde.

Mazoyer ve Roudart’ın dünya tarım tarihi üzerine yaptıkları detaylı çalışma, tarım sistemlerindeki değişimin ve bu değişimden hareketle tarımsal üretimin artı değerindeki eşitliksiz dağılımın, dünya ekonomisinin bugünkü durumunun oluşmasındaki etkisi net olarak ele alınmaktadır. Tarımsal sistemlerin üretim ve artı değer farklılaşması ve bundan hareketle tarımsal nüfus üzerindeki eşitsiz etkisi grafikte net olarak görülebilmektedir.(1)

Buna göre, özellikle Türkiye gibi gelişen, gelişmekte olan ekonomileri için – tüm diğer teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıkları kadar – tarımsal gelişimin sürdürülebilir şekilde sağlanması başlığının da ciddiyetle ve kalıcı sonuçlar üretecek politikalar geliştirilmesi şeklinde ele alınması kaçınılmazdır.

İklim değişikliği – felaket mi yoksa son şansımız mı?

İklim değişikliği ve bu global soruna karşılık alınacak önlemleri içeren tartışmalar atmosferi; dünyadaki eşitliksiz tarımsal üretimi uygulamalarının, artık sadece ekonomik ve siyasi hakimiyet konusu olarak değil aynı zamanda aşılması gereken yanlış bir anlayış olarak analiz edilmesi gerektiğini de ortaya koymuştur.

Bugün dünya iklim değişikliği ile mücadeleden bahsederken aslında, ekonomik anlayış değişikliğinden de bahsetmektedir. Tarım ekonomisi ve politikalarının yeniden ve doğru biçimde ele alınması, enerji üretiminde çevresel hassasiyetlerin romantik değil son derece rasyonel bir zeminde tartışılması, üretimin sorumluluğuna tüketim sorumluluğu anlayışının da eklenmesi ve bunu besleyen artı değer birikimi anlayışının ıslah edilmesi gibi konular, hep iklim değişikliği tartışmaları ekseninde vücut bulmaktadır.

Küresel çapta, şimdilik rahatlatıcı söylemler ile giderilmesine gerek olmayan yaygın endişe, iklim değişikliğinin modern dünyayı da kapsayacak şekilde yıkıcı etkilerinin olacağı düşüncesi, dünya üzerinde kendisine sürdürülebilir bir yaşam ortamı yaratmaya çalışan insanoğlunun ortak aklını yeni bir dünya düzenine ve çözümüne sevketmektedir.

Yalnızca bu vasfı ile bile, iklim değişikliği insanoğlunun felaketi olmaktan çok, kurtuluş reçetesini yazmasına neden olacak – gelmiş geçmiş yaşadığı en sert sorunu olabilir.

İklim değişikliği – dünyanın buluşma noktası

Birleşmiş Milletler tarafından Eylül 2000’de resmileşen Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden (BM-BKH) başlayarak, global çapta açlık ve yoksulluk mücadele ile kalkınmaya yönelik küresel işbirliği anlayışı bugün daha ileri ve anlatımı net bir noktaya taşınmıştır. BM-BKH, yayınlanmasını takiben ilk on yıl içinde, dünyada yaşanan çok sayıda lokal ve yaygın katastrofik olay nedeni ile ihtiyacı olan yaygınlığa ve etkiye sahip olamadı. Bu başlık altında yapılan girişimler ya hiç başlayamadı, ya da başlayanlar gerekli katılım sağlanamadığı için sonuçsuz kaldı. Elbette ki, az sayıda da olsa, küresel çapta başarılı olanlar oldu. Ancak bunların da hedeflenen değişimi sağlaması mümkün olamadı.

Hatırlatmak gerekirse, BM-BKH sekiz ana başlık ile gündeme gelmişti. Bunlar;  (1) Aşırı yoksulluğun ve açlığın yok edilmesi, (2) Evrensel ilköğretimin sağlanması, (3) Cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi, (4) Çocuk ölüm oranının azaltılması, (5) Anne sağlığının iyileştirilmesi, (6) HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi, (7) Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve (8) Kalkınmaya yönelik küresel işbirliğinin geliştirilmesi.

Dikkat edilirse, bu birinci BM girişiminde hakim ekonomi ve siyasanın, iklim değişikliği, tarımsal eşitlik, barış ve adaletin tesisi gibi konulara çok değinmediği; sorunların dünyanın güçlü bir kısmının diğer güçsüz bir kısmının açlığını – karın tokluğu seviyesinde – gidermesi yaklaşımına sahip olduğu görülecektir. Ancak bu politika çok da uzun ömürlü olamadı.

Son beş yıllık süreçte yapılan çalışmaların sonucunda ise; yine BM önderliğinde – bu sefer iklim değişikliği ana başlık olacak şekilde – Eylül 2015’de Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (BM-SKH) yayınlandı. BM-SKH selefinden farklı olarak onaltı eylem ve bir işbirliği olmak üzere onyedi başlıktan oluştu. Bunlar; (1) Yoksullukla mücadele, (2) Sıfır açlık, (3) İnsan sağlığı ve refahı, (4) Eğitim kalitesi, (5) Cinsiyet eşitliği, (6) Temiz ve sağlıklı su, (7) Ucuz ve temiz enerji, (8) Güvenilir iş ve ekonomik gelişim, (9) Endüstrileşme, altyapı ve yenileşim, (10) Eşitsizliğin azaltılması, (11) Sürdürülebilir şehirler ve toplumlar, (12) Sorumlu tüketim ve üretim, (13) İklim değişikliği ile mücadele, (14) Denizlerin ve su kaynaklarının korunması, (15) Ekosistem ve biyoçeşitliliğin korunması, (16) Barış, adalet ve güçlü yapılanmalar ve (17) Sürdürülebilirlik hedefleri için işbirlikleridir.

Bu ikinci girişimde ise, BM’in dünyanın kritik ve yıkıcı sorunlarını iklim değişikliği başlığında formüle ettiği ve çözümün aslında ekonomik ve siyasi olmaktan çok insanoğlunun sürdürülebilirliği başlığında ele alınması halinde sağlanabileceği yaklaşımına sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Sürdürülebilir tarım için – Türkiye’nin yapabilecekleri

Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Türkiye’nin dünya tarımı için de aynı önemde eşit bir üretim habitatı olarak ele alınması ve dünyanın beslenmesinde önemli bir aktör olarak konumlandırılması kritik önem taşıyan bir konudur. Bunun için ise; Türkiye’nin birinci sıradaki konusunu tarım üreticisi nüfusunu korumak oluşturmaktadır. Türkiye gibi bir coğrafyada, tarımsal üretimi yalnızca endüstriyel tarım ile sınırlandırmak, büyük çiftçilik projeleri ile geliştirmek çok akılcı bir tercih olmayacaktır.

Türkiye’nin, tarımsal açıdan üretken ve tarımsal gelir ile geçimini sağlayan yaygın bir nüfusu oluşturması ve koruması, ürün ve üretim çeşitliliğini bu zenginlik içinde artırması öncelikli bir politika olarak oluşturulmalıdır. Bunun için, tarımsal nüfusun birim üretim başına gelirinin gerek iç gerekse de uluslar arası pazarda korunmasına yönelik çalışmaların desteklenmesi, uluslar arası pazarın eşitlikli gelişimine olanak sağlayacak her türlü girişimi destekleyen aktif bir siyaset yürütülmesi gerekmektedir.

Dünyanın sürdürülebilir biçimde beslenmesi konusunda, başarısızlığa mahkum olacağı bugünden belli olan ve hakim ekonomiler tarafından zorlanan endüstriyel tarım anlayışının ve tarımsal ürün fiyatlarını – tarımdan geçimini sağlayan küçük/orta ölçekli üreticinin ayakta kalmasına olanak sağlamayacak şekilde – aşağılarda tutan pazar anlayışının ıslah edilmesine yönelik çalışmalara ivme kazandırılması gerekmektedir. Bu geçiş sürecinde ise Türkiye’nin, tarımsal nüfusunun ayakta kalmasını sağlayacak destekleyici politikalarını daha etkin olarak hayata geçirmesi gerekmektedir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin gelecekte var olmalarına olanak sağlayacak en önemli ekonomik üretim alanının tarımsal üretim olacağının unutulmaması gerekmektedir. Bu üretim ise ancak ve ancak, tarımsal üretimi kendisine geçim alanı olarak seçen bir nüfus tarafından ayakta tutulabilecektir.(2)

(1) Dünya Tarım Tarihi, M. Mazoyer – L. Roudart, Epos Yayınları, 2009 Ankara.

(2) Yazının bir bölümü KalDer Önce Kalite Dergisi (Ekim-Kasım 2016) sayısında yayınlanmıştır.

Oniki saniye…


Oy pusulasını elinize aldıktan yaklaşık oniki saniye sonra ya geçerli bir oy kullanarak “evet” mührünü bir partiye basmış, ya da geçersiz bir oy kullanmayı tercih etmiş olacaksınız. Sadece bu oniki saniye boyunca, özgür iradenizle başbaşa kalacaksınız. Tercihinizi doğru yapın. Doğru ise, sonucu ne olursa olsun, gelecekte Pazar günkü sizi hep anlıyor olacağınızdır.

Bu Pazar ne yaşayacaksınız?
Pazar günü, belki sadığa hiç gitmeyecek, belki yalnız, belki can dostunuzla veya ilk kez oy kullanacak ya da henüz oy kullanma yaşında olmayan çocuğunuzla oy kullanıyor olacaksınız.

Bugüne dek, ya her gün siyasilerin mesajlarını ve Türkiye’de ve dünyada olanları takip ettiniz, ya da elinizden geldiğince söylenenleri duymamaya, görmemeye çalıştınız. Kimi zaman kızdınız, üzüldünüz, kimi zaman güldünüz, eğlendiniz ya da en derinde korkular hissettiniz.

Pazar günü ise, o güne dek her ne yaşamış olursanız olun, oy pusulasını elinize aldıktan yaklaşık oniki saniye sonra mührünüzü tercihinize götürüyor olacaksınız. Bu hareketinizde en baskın olacak duygu ise, bilin ki korkularınız olacaktır. Korku değil deseniz dahi, en ağır hali ile endişeleriniz.

Türkiye, henüz vatandaşlarının hala korkuya ve endişeye karşı oy kullandığı, bir garip dünya ülkesi… İnsani gelişmişlik endekslerinin, demokrasi sıralamalarının, sosyal gösterge listelerinin, ekonomik başarı hikayelerinin son çeyreğinden yukarılara çıkmaya çabalayan, kimi zaman siyasileri ve liderleri ile birlikte, kimi zaman halk olarak yalnız başına, gelişmek mücadelesi veren, bir garip dünya ülkesi…

Her seçimde makus talihi ile yüzleşmekten yorulmuş, her seçimde umutlarını sandıklara gömmüş, bu sefer tamam diyecekken, ondan dahi akşam televizyonda izlerken pek emin olamadığı bir ülke. Sevgilimiz, değerlimiz, vaz geçemediğimiz, uğruna canlar verdiğimiz ve vermeye devam ettiğimiz bir toprak.

Hangi seçmensiniz?

Çok basit bir tanımlama ile, ve sadece milletvekili seçimleri üzerinden, hangi seçmen olduğumuza bir bakalım isterseniz. Kaç kez oy kullandık ve kaç kez bu sevgili için en iyiyi seçmeye çalıştık?

Demokrasi şahitleri (65 yaş üzeri, 12-17 seçim geçirenler) Belki de Türkiye’nin çok partili hayata geçişinden beridir, kentte kırda hep sandık başında oldular. Hep vaat dinlediler, hep umud ettiler. Bizler için hep doğruyu seçmeye çalıştılar. Kimi zaman kandırıldılar, kimi zaman kandılar. Çok darbe yaşadılar, yılmadılar. Hala bir umut bu ülkenin aydınlık olmasını diledikleri geleceği için sandık başına gidecekler.

80 önceciler (51-64 yaş, 11 seçim geçirenler) Sokalarda kanlar, meydanlarda yatan gencecik bedenleri gördüler. İçleri kan ağlayarak her sandığa huzur bulmak için gittiler. Demokrasi en büyük hayalleri oldu. Çok üzüldüler, çok acı çektiler. Zar zor okudular, anlamaya çalıştılar. Evlerinde televizyon yoktu, ellerinde cep telefonu. Otobüsleri bile sayılıydı, saati belli. Her sandığa gittiklerinde bu son olsun, mutlu bir ülkemiz olsun dediler. Olmadı, olamadı.

Darbe mağdurları (36-50 yaş, 8 seçim geçirenler) Türkiye’de olanları, gece karanlığında uzun dalga radyolardan dinlediler. Gözaltına alınanları, alınıp kaybolanları, gencecik yaşta yaşı büyütülerek asılanları gördüler. Ne olduğunu bile bilmedikleri, serbest piyasa ekonomisine geçtiler. Avrupa Birliği’ne girmek istediler. Girerlerse kurtulacaklarına inandılar. Terörle tanıştılar. Türkiye demokrasi tarihinin en karanlık yıllarını yaşadılar. Hiç inanmadan sandıklara gittiler, hiç umut etmeden gittiler. Umut etmemeyi öğrendiler.

Yalnız bir parti bilenler (35 yaş altı, Üçüncü seçimleri ile) Türkiye’de her şeyin unutturulmaya çalışıldığı bir dönemde büyüdüler.  Koskoca bir devleti yalnızca bir partiden oluşuyor bellediler. Hesaplaştılar, onların olmayan bir hesabın faturasını ödediler, ödemeye devam ediyorlar. Cahillikle suçlandılar, ikiye ayrıldılar, iki ayrı kanat yapıldılar. Gelişmeyi kentleşme, kentleşmeyi beton, betonu güç olarak tanıdılar. Her sandığa gidişlerinin gecesinde, sanki sonucu değişmeyecek bir maç izler gibi sonuçları izlediler.

İkinci yeniler (21-30 yaş, İkinci seçimleri ile) Türkiye’yi sadece iki ayrı gruptan oluşan bir ülke olarak tanıdılar, öyle sandılar. Duble yollarla tanıştılar, bir kalkınma ve kendilerine piyangosu hiç vurmayan ekonomik zenginlikle tanıştılar. Bir zaman Avrupa hayalleri büyüdü, bir zaman dünyanın en büyük ülkesi olacaklarına inandılar. Yüksek gökdelenleri, uçsuz bucaksız şehirleri, kablosuz internetleri, en yeni cep telefonları oldu. Her sandık kurulduğunda hep iki kanat olduklarını gördüler, galipler ve mağluplar olarak.

En yeniler (20 yaş altı, İlk seçimleri ile) Hijyenik bir ülkenin hijyenik vatandaşları olarak yetiştirildiler. Türkiye’nin tarihini okumak yerine, televizyon dizilerinden öğrendiler. Osmanlı ile tanıştılar. Kimileri çok sevdi, kimileri nefret etti. Demokrasinin renkliliğini hiç tanıyamadılar. Karşılaştıkları fenomen ne olursa olsun, ya aşık oldular, ya nefret ettiler. Grileri hiç olmadı, olamadı. Pazar günü ilk kez sandığı görecekler. Kim bilir, belki de herkesi çok şaşırtacaklar.

Bu Pazar Türkiye demokrasi tarihinin en ilginç seçimlerinden birisini yaşayacak. Hepimiz ve geleceğimiz için umut dolu sonuçları olması dileği ile…

Siyasal araştırmaların modelleme ve tasarımı üzerine bir değerlendirme…


Esasen bir araştırmada kritik nokta, araştırmanın, araştırılan konunun muhattabı olan kitleyi kapsayacak şekilde modellemesi ve tasarımıdır. Araştırmanın tüm aşamaları boyunca, genelden özele doğru “sorunun muhattaplığı” unsuruna dikkat edilmesi gerekmektedir.

Stuart Sutherland İrrasyonel isimli kitabında; önceki öğelerden, sonrakilerden daha fazla etkilenmeyi “öncelik hatası” (primacy error) olarak tanımlıyor. Bu tesbit, araştırmanın önemli unsurlarından olan önermelerin belirlenmesi aşamasında ne denli dikkatli davranılması gerektiğini çok yalın bir dille ortaya koymaktadır.

Araştırmanın modellenmesi ve tasarımında yaşanabilecek sorunlar…

Herkesin bildiği üzere, araştırma çalışmalarında yaygın olarak takip edilen bir süreç vardır. Bu süreç araştırma probleminin tesbiti ile başlamaktadır. Daha sonra – yine başlangıç çalışmalarından birisi olarak kabul edilebilecek – önermelerin sıralanması işi yapılmaktadır. Önermeler ise, bizim uygulama safhasında neyi araştıracağımızı, bunu hangi araç ve teknikler ile gerçekleştireceğimizi belirleyecektir. Önermeler aynı zamanda, araştırma kaynaklarının ve sınırlı zamanın akılcı bir biçimde kullanılmasına da olanak sağlayan kabullerdir.

Araştırma sorusunu yanıtlamak amacı ile, bu soruyu oluşturan her türlü olguyu sorgulamamıza olanak sağlayan önermelerin, akılcı bir biçimde kurgulanması ve güçlü soru cümlecikleri olması beklenir. Bu noktada ise, kabaca literatür olarak tanımlayabileceğimiz sözel ve yazılı geçmiş bizim en öncelikli yardımcı aracımız olmaktadır; özetle bizden önce yapılmış olan tüm çalışmalar ve bunlardan üretilmiş olan bilgiler. Ayrıca araştırma konusu ile ilgili olarak – özellikle sosyal bir araştırma yapılıyorsa – toplumsal dinamikler, toplumun herhangi bir benzeştirilebilir öncel fenomene karşılık verdiği tepkiler, bu fenomen ile etkileşim şekli de öncel bilgilerimiz arasında yer almalıdır. Yani Sutherland’ın deyimi ile ‘önceki öğeler’.

Araştırmanın başlangıç aşamasında yapılacak bir hatanın, araştırmanın bütününe etki edebileceği açıktır. Önermelerin belirlenmesi – araştırmanın tamamını gerek içeriksel gerekse de teknik olarak etkileyecek olan – araştırmanın kurgulanması aşamasında yapılması muhtemel “öncelik hatası” ise bizim bulmayı hedeflediğimiz verilerden oldukça uzak bir sonuca ulaşmamıza neden olabilir. Hele ki araştırma konumuz hakkında öncel bilgiler yeterli veya biz onları değerlendirmekte yetkin değil isek.

Tasarım hatası aynı zamanda araştırmanın sorgulama başlıklarının belirlenmesi aşamasında da sapmalara neden olabilecektir. Araştırma öncesinde, araştırdığımız fenomen ile ilgili olduğunu varsaydığımız unsurları çalışma sırasında sorgulamaya ve bunlardan gelecek yanıtları da birlikte değerlendirmeye meyilli olacağımız açıktır. Ancak tasarım aşamasında yapılan önemli hatalardan birisi olarak bu unsurların seçiminde de çeşitli “küçük” hatalar yapabiliriz. Bu hatalar araştırmanın içinde kendi başlarına yalnızlaştığı halde çok dramatik sonuçlar ile karşılaşmayabiliriz. Ne zamana kadar? Bu unsurlar araştırmanın özü itibari ile “gerçekte yer alması gereken” diğer unsurlar üzerinde – ve her aşamada – antagonist etkiler yaratmaya başlayana kadar.

Araştırmanın modelleme ve tasarım aşamasından başlayarak – hatta araştırmacının zihninde araştırma fikrinin oluşmasından itibaren – sürece dahil olan hatalı unsurlar, yanılsamanın gerçekleşmesinde en etkili olabilecekleri ana kadar son derece gizil şekilde ve kendilerini her basamakta anlamlı kılarak – olumlayarak  var olmaya devam edeceklerdir.

Esas itibari ile araştırmanın içinde olmaması gereken antagonist unsurlar; araştırmanın fenomeni tanımlamasını, sonuç üretme kabiliyetini, yanıtlayanların ana fenomene odaklanmasını ve buna uygun yanıt üretmesini engelleyebilir. Daha da kötüsü “engellemeyebilir”. Bu durumda gerek fenomenin tanımlanmasını gerekse de tüm unsurları ile araştırmanın fenomene odaklanmasını bloke edebilir. Hatta böylesi bir durumda, elimizdeki verileri rasyonel olmayacak şekilde birleştirerek, bir diğer yaygın hata olan “yanılsamalı korelasyon” (illusory correlation) durumuna düşebiliriz.

Ancak her iki hata durumundan da, araştırma yolu ile kurtulmak için çarelerin üretilmiş olduğunu belirtmekte yarar var. Öncel verilerin veya yanlış ilişkilendirmelerin yaratacağı zararları bertaraf ederek, fenomen ile ilglili gerçek bilginin yakalanmasına zemin oluşturacak temel verilerin elde edilmesine olanak sağlayan araştırmalar yapılmaktadır.

Bir araştırma fenomeni olarak : Siyasal seçimler…

Yukarıda belirttiğimiz modelleme ve tasarım hataları hemen her araştırma için geçerlidir. İstisnai olarak, araştırmacının fenomen hakkında fazlaca öncel veriye sahip olmadığı keşfedici (explanatory) araştırmalarda ise amaç, zaten öncel verilerden bağımsız olarak, fenomenin ana unsurlarını belirlemek olduğu için, araştırmacı tüm unsurların antagonist etki yaratabileceğine dair önleyici refleksini azami seviyede yüksek tutmaktadır.

Toplumun herhangi bir kesitte – yani zaman aralığında – olası siyasal tercihlerinin öngörülmesi amacı ile yapılan siyasal araştırmalarda ise yularıda belirttiğimiz olumsuzlukların sıklıkla yaşanabildiği görülmektedir.

Bu yazıda, siyasal araştırmalar ile ilgili, araştırma sonuçlarının kamusal paylaşımından kaynaklanan manipülasyon etkisinin amaçlı kullanımı, araştırmacının herhangi bir siyasal baskı grubu veya parti ile angajmanından kaynaklanacak kasıtlı davranışları ele almadığımızı belirtmekte yarar var. Araştırma disiplini dışında kalan bu tür metodolojik ve teknik olmayan ancak kriminal olarak tanımlayabileceğimiz hataların başka yazılarda değerlendirilmesi elbette mümkündür.

Siyasal araştırmalarda – ve özellikle seçim öncesi araştırmalarda – araştırması yapılan gelecek ilk seçimin toplumsal karşılığının tanımlanması, bir fenomen olarak ele alındığı halde toplumun önceki deneyimlerinin hangi fenomenine karşılık geldiğinin bilinmesi ve arştırmanın sınırlılıklarının da bu anlamda ele alınması öncelikli bir gerekliliktir. Ayrıca toplumun içinde bulunduğu kesitin ve siyasal kültür düzeyinin – fenomen unsurlarını ayrıştırma kabiliyetinin – ne seviyede olduğunun öngörülmesi de araştırmanın sağlıklı biçimde gerçekleştirilebilmesi için kritik önem taşımaktadır.

Türkiye gibi siyasal gelişim sürecinin siyasetin tüm aktörleri nezdinde ve ivmeli olarak geliştiği bulanık ortamlarda ise, araştırmacının bu konularda daha nitelikli analizler yapılması gerekmektedir. Fenomenin yalın halde ele alınmasını takiben, öncel veri olarak değerlendirilebilecek gelişim yönü, unsurların doğru belirlenmesine olanak sağlayacak şekilde bugüne ait dinamikleri derinlikli olarak analiz edilmelidir. Hatta araştırmacının bu analizleri gerçekleştiriken, yetkinliğini kendi içinde ve samimiyetle değerlendirmesi ve pratik araştırmaya uzak gibi görülen teorik araştırmadan destek alması en doğru davranış şekli olacaktır.

Bu zorlukları aşmanın daha etkin yolu ise – yukarıda da belirttiğimiz gibi – fenomeni yalın halde ele almak olacaktır. Araştırmacı ve araştırma böylelikle – en azından – yüksek antagonist etki yaratabilecek unsurları araştırmasının içine koymaktan bir ölçüde de olsa kurtulabilecektir. Araştırmacı bu noktada, bu olası etkilerden analiz aşamasında kurtulabileceğini düşünse – ve hatta bunu yapabilecek yetkinlikte olsa – dahi, bu etkilerin araştırmanın yürütülmesi sırasında çalışmayacağına dair bir garantiye de sahip değildir. Sonuçları sapkın düzeye çekme riski barındıran – ve sonradan başa çıkılabileceği öngörülen – bu unsurların araştırma sırasında ve yanıtlayıcıdan başlayarak etkisi hissettirebilecek olma ihtimali de küçümsenmeden dikkate alınmalıdır. Gözlemin, gözlenen olayı ve olayın gerçekleşme şeklini etkileyeceği teorik olarak kanıtlanmış bir kabuldür. Bu nedenle, gözlemcinin – yani araştırmacının – gözlemi en az düzeyde etkilemeyi kendisine bir düstur olarak kabul etmesi gereklidir.

Özellikle siyasal araştırmalarda – kullanılan araştırma aracından (enstrüman) bağımsız olarak – yapılan gözlem sırasında yanıtlayıcının fenomenden uzaklaşmasına, ya da fenomenin gerçekleşme biçiminde yer almayacak unsurlardan etkilenmesine olanak sağlayacak şekilde yanıltılmasına neden olacak unsurlardan ari olarak çalışmanın yapılması gerekmektedir.

Siyasal araştırmalarda – ve aslında tüm araştırmalarda – bir diğer hata olarak; temel analizlerin yanıtlayana yaptırılması, analize zemin oluşturacak soru bataryaları ile yanıtlayanın mantıksal bir iç tutarlılık sağlamaya görevlendirilmesi ise, yukarıda belirttiğimiz “bulunmaması gereken unsurlar”ın olası olumsuz etkilerini de katlı olarak karşımıza çıkartacaktır.

Yeniden belirtmek gerekir ki – kullandıkları enstrümanın teknolojik anlamda modern olmasından bağımsız olarak – ortodoks araştırmacıların, yapacakları analizlerin ihtiyaç duyduğu veri seti ihtiyacını – en kaba hali ile yanıtlayana yükleme eğilimleri, özellikle siyasal araştırmaların en belirgin ve sonuçları etkileyen sorunudur.

Araştırmacının, tüm gözlem boyunca yanıtlayanın rasyonel olduğunu, yanıtlayanın öz tutarlılığını araştırmanın başından sonuna kadar ve gözlem unsurlarından etkilenmeden sürdüreceğini kabul ederek çalışmaya başlaması, anlamlandırmakta güçlük çekeceği bir veri seti ile karşılaşmasına neden olacaktır. Oysa ki araştırmacının, yanıtlayandaki irrasyonaliteyi (ideolojik tercihleri kastetmiyoruz) ve unortodoks veri üretim tercihini öngörmesi ve bunu bertaraf edecek şekilde yalın bir enstrüman tasarımını tercih etmesi daha doğru olacaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi – özellikle siyasal araştırmalarda ve daha da özel olarak seçim araştıtmalarında – yanıtlayanda küçük bir tetikleme ile çalışmaya başlayacak irrasyonalite ve unortodoks eğilimlerin ya aynı şekilde karşılanması ya da buna hiç zemin oluşturmayacak bir odaklanma ile bertaraf edilmesi mümkün olacaktır.

Yanıtlayanın, neyin araştırmasının yapıldığını bilmesi, yanıtlarının yalnızca sorulara ve fenomenin özüne odaklanmış halde alınması ve esasen araştırmacının veya bir teorisyenin sorunu olan fenomenin alt unsurları ile analizinden ari kılınması verilerin analizinden hareketle daha net sonuçlara ulaşılmasına olanak sağlayacaktır.

Türkiye’de Ağustos 2014 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yapılan birçok araştırmada da bu modelleme ve tasarım hataların etkilerinin yaşandığı ve birçok araştırmacının tahminlerinin gerçekleşen değerlerin uzağında kaldığı görülmüştür. Yukarıda aktardığımız – yanıtlayanın ana fenomenden uzaklaştırlıması – etkisinin karakteristik olarak işlediği örneklerden birinde; yanıtlayanın Cumhurbaşkanlığı seçiminden uzaklaştırılarak, yapılan son yerel seçimlere odaklandığı bir soru bataryasını takiben, Cumhurbaşkanlığı ile ilgili görüşlerinin sorulmasının sonucu olarak adayların oy tahminleri şu şekilde sıralanmıştır: Recep Tayyip Erdoğan %58 (gerçekleşen %51 ve sapma %7), Ekmeleddin İhsanoğlu %30 (gerçekleşen %38 ve sapma %8) ve Selahattin Demirtaş %12 (gerçekleşen %10 ve sapma %2).

Burada aslında araştırmacı; yanıtlayana “seçimlerde kime oy vereceğini” sormak yerine ondan siyasal bir analiz talep etmiş ve yanıtlayandan “bir önceki seçimlerin sonuçlarını biliyorsunuz, buna göre seçmen nasıl oy kullanmalıdır” diye sormuştur. Çünkü yanıtlayan, araştırmayı bir bütün olarak algılamakta, tercihlerinden çok, topluma ve kendisine ait irrasyonaliteye bir çıkış aramaktadır.

Sonuç : Araştırma ile siyasal sonuçlar tahmin edilebilir mi?..

Kısa yanıt: Evet… Evrenin temel yasalarına bağlı kalması beklenen atomun dahi, şizofren eğilimler gösterdiği ve fiziğin meşhur çift yarık deneyinde gözleme göre davranış geliştirdiği bilindiği halde, araştırmacının herhangi bir fenomene değin gözlem (araştırma) yapması durumunda, yanıtlayan üzerindeki manipülasyonunu (teknik anlamda kullanıyorum) en aza indirecek bir modelleme ve tasarım yapması gerekmektedir.

Araştırmanın saha çalışmasından ve yanıtlayandan gelen yanıtlardan ibaret olduğunun düşünülmesi, beyanın rasyonalite ve analizi yapılmasına gerek olmayan bir olgu olarak kabul edilmesi durumunda ise, araştırmacının va araştırmanın sapkın sonuçlar üretmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Araştırma disiplininin ve destek aldığı diğer yan disiplinlerin mantıksal zeminde ele alınması gereken temel prensiplerinin yalın halde kullanıldığı bir araştırma çalışması ile, siyasal seçimlerin öngörülmesine olanak sağlayacak bir veri seti oluşturulması mümkündür. Ancak bu aşamada araştırmacının araştırmayı – öncesi, yürütülmesi ve sonrası (yani analiz boyutu) ile – bir bütünsel çalışma olarak algılaması gerekmektedir.

Gelecek Yazıları (V) – 1950’den beri ilk “gerçek seçim” ve sonrası…


Sözün sonunu baştan söylemekte yarar var. Bir seçmen olarak yarın (10 Ağustos 2014) sandıkta kime oy vermek istiyorsanız ona oyunuzu verebilirsiniz. Baskı hissetmeyin. Vicdanınız rahat olsun. Çünkü, yarın seçiminizi işleyeceğiniz oy pusulasında yer alan üç aday da gerçek.

Gerçek parti sayısı

Bir ülkede seçmen sandığa gittiğinde nasıl bir oy pusulası ile karşılaşmalı? Oy pusulasında yer alan parti sayısının, ülkenin genel siyasal yapısı ve içinde bulunduğu durum ile bir ilişkisi var mıdır? Dünya’nın otuzaltı demokrasisini inceleyen Arend Lijphart bu soruların yanıtını sorguladıktan sonra şöyle bir sonuca ulaşıyor. Bir ülkede bulunması gereken parti sayısı ancak o ülkenin birleştirilemez gerçek sorun sayısı kadar (ya da an çok bundan bir fazla) olabilir.

Türkiye’nin Osmanlı’dan itibaren başlayan siyasal tarihinde, gerçek ve birleştirilemez sorun sayısının iki veya üç olduğu, buna göre de gerçek ve toplum nezdinde karşılığı olan (yani geçerli oy stoğu olan) iki veya üç partili bir altyapıya sahip olduğu görülecektir. Osmanlı’nın son döneminde, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve ilk demokratik seçimler olarak sayabileceğimiz 1950 seçimlerinde de Türkiye’de parti sayısının ana sorun sayısı kadar olduğu görülebilir.

Bugün Türkiye üç ana sorun ekseninde toplanan bir seçmen yapısı ile seçimlere gitmektedir. Kendi yaşam tarzına ve ekonomisine uygun bir Türkiye yaratmaya çalışan “Müslüman Demokratlar”, Cumhuriyet’in temel ilkelerini korumaya çalışan ve alışageldiği her türlü sosyal ve kamusal yapıyı korumaya çalışan “Cumhuriyetçi Muhafazakarlar” ile özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda merkezi otoritenin baskısı ile mücadele eden Kürt halkı ile kendi dışlanmışlığını bu halkın demokratik mücadelesine eklemleyen “Sol Demokratlar”. Elbette bu üç sorunu önemseyenlerin ve yarınki seçimde tercihini ifade edeceklerin dışında kalan ve Türkiye’nin mevcut demokratik sisteminde kendisini ifade etmelerinin mümkün olmayacağını düşünen kesim. Bu son grubun yarın vicdani bir mücadeleden çok, oy vermenin bir gereklilik ve (özellikle de bu seçim özelinde) vatani bir vazife olduğunu düşünenler ile gelecek günlerde yapacakları derinlikli (!) sohbetleri sorun olarak gördükleri de aşikardır.

Türkiye’nin seçimleri…

Türkiye’de 1950’den itibaren yapılan seçimler Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bağlamında sadeleştirilerek incelendiğinde aşağıdaki grafik ile karşılaşmaktayız.

Pic1

Grafik incelendiğinde Türkiye’de Demokratların oy stoğu (logaritmik analizde) 50 bandında değişiklik göstermezken, Cumhuriyetçilerin oylarının ise 10 puanlık düşüş ile 50’den 40’a gerilemiştir.

Türkiye’de özellikle 1980’de yaşanan sağ darbeden sonra, Türkiye’nin Cumhuriyetçilerinin (ayrışan ya da tüketilen Türk solundan kopartılması ile) dikkate değer bir erime yaşadığı görülmektedir. Bu darbeci zihniyetin vicdani ancak kaba ayarının ise ancak kısa süreli bir manipülasyona neden olduğu ancak hiçbir şekilde Demokrat oylara etki edemediği de yine grafikten rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

Bundan hareketle, çok basit bir yaklaşım ile 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Demokratların %50, Cumhuriyetçilerin %40 ve sistem tarafından dışlananların ise %10 alacağı söylenebilir. Ancak Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum incelendiğinde ise sonucun bu kadar basit bir şekilde gerçekleşmeyeceği dikkate alınmalıdır.

Seçim senaryoları…

1950 seçimlerinden başlayarak (yerel seçimler de dahil olmak üzere) Türkiye’nin son yirmiyedi seçimi incelenerek masabaşı bir analiz ile ise aşağıdaki tablo ile karşılaşmak mümkün görülüyor.

Senaryo-2

 

 

Peki neden Senaryo-2? Çünkü yarın, Türkiye henüz hazır olmadığı bir seçim yaşıyor olacak. Türkiye gerçek ayrışmasını ondan saklamış olduğu “çok partili” ve uzun süreli bir dönemin ardından (tıpkı paradan altı sıfır atılması gibi) gerçek sorun sayısı kadar adayın (partinin) olduğu bir seçim ile karşılaşacak. Çok yakın tarihte 20’nin üzerinde partinin olduğu bir seçim ve oy pusulasından, yalnızca 3 adayın olduğu bir seçime geçiş…

Peki Senaryo-1 nedir? Türkiye’nin normal şartlar altında aşağıdaki gibi bir sonuç ile karşılaşması beklenebilir.

Senaryo-1

Her koşulda seçim sonucunun değişmiyor olması, makus bir talih değil, Türkiye’nin gerçek durumunun bir özetidir aslında.

Türkiye’nin bu bahsettiğim gerçek durumunun ne olduğunu, bu gerçekliği belirleyen parametrelerin neler olduğunu ise (seçim sonuçları bu şekilde oluşur ve yüzüm tutarsa) sizlerle paylaşacağım.

1944’ten bakarken, Türkiye’nin değişmeyen Mahur Beste’si…


Ahmet Hamdi Tanpınar. Kiminiz okumuştur belki eserlerini. Huzur’u ve Mahur Bestesi’nin Türk edebiyatında tartışmasız bir yeri vardır herhalde ve Tanpınar’ın… Mahur Beste 1944 yılında tefrika halinde yayınlanıyor. Bir kitap olarak basımı ise ancak ölümünden sonra 1975 yılında mümkün oluyor. Kitaptan bir alıntı değişmez Mahur Beste’mizi çarpıcı bir dil ile anlatıyor.

– Çok zeki, çok çalışkan insanlar. Hemen hepsiyle konuştum. İman ettikleri şeye kendilerini tam vermiş görünüyorlar. Fakat…

İsmail Molla, Sabri Hoca’nın şifasız bedbinliğininin nereden fışkıracağını merak ediyordu:

– Fakat ne, neyi beğenmedin?

– Asıl hedefi göremiyorlar. Sadece Abdülhamit ile meşgul oluyorlar. Onu yıkmak, onu devirmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Abdülhamit tek adam… Beride otuz milyon adam var.

Behçet Bey dayanamadı:

– İyi ama, bu tek adam, bu otuz milyona göz açtırmıyor. Bütün hayat hakkını gasp etmiş…

– Orası doğru. Kimse itiraz edemez. Hepimiz onun nasıl bu memleketi yıktığını biliyoruz. Fakat mesele o değil. Mesele bu hürriyet aşkının, bu istibdat düşmanlığının asıl düşünülmesi lazım geleni unutturmuş görünmesinde. Hepimiz Abdülhamit ile meşgulüz. Sarayın etrafındaki beş on kişi hariç, ordu, memur, halk, herkes, sabah akşam onu düşünüyor. Onun fenalıklarını saya saya cezbeye geliyoruz. Bu Kadiri zikri gibi bir şey oldu. Memlekette iki ses var: Padişahım çok yaşa! Kahrolsun Abdülhamit! İyi ama, sade bununla iş çıkmaz, farz edelim bu adam ortadan yok oldu, onu devirdik, saltanatı bıraktı, yahut öldü; o zaman ne yapacaklar? Abdülhamit gitti, biz işimizi gördük, artık bize ihtiyaç kalmadı, Allahaısmarladık, demeyecekler ya… Her şey gösteriyor ki, Abdülhamit’in hakiki halefi tav’an veya kerhen bu cemiyet olacaktır. Onlar iş başına geçecekler; o zaman ne olacak?

– Hele bir kere o gitsin de…

– İşte tam onların ağzıyla konuştun. Hele bir o gitsin… Hele bir sabah olsun… Biz sanıyoruz ki bütün fenalıklar sadece ondandır. Halbuki değil; fenalık daha derin, daha köklü. Abdülhamit gibi bir ifriti doğuracak kadar büyük. İyice yerleşmiş. Abdülhamit nedir? Senin, benim gibi bir insan. Yalnız bizden biraz başka türlü. Abdülmecit’in oğlu olmayıp da benim oğlum olsaydı hiç de fena adam olmazdı. Biraz vehimli, korkak. Orta halli bir marangoz. Titiz, dikkatli, küçük şeylerin üzerinde durmaktan hoşlanan bir adam. Saraydan çıkar şu adamı, şöyle orta halli bir eve koy; muhakkak her akşam kalemden gelir gelmez soyunup dökünüp mutfağa girecek, yahut da elinde keser, tahtaboş tamir edecekti. Terliklerini, takyesini giymiş ve Abdülhamit Bey… Rütbesine göre Beyefendi, yahut saadetlu Abdülhamit Paşa hazretleri… Sabahleyin İkdam gazetesini penceresinin önünde okuyor. Evden çıkarken mutfağın ateşine dikkat etmesini, çocuklarını sokağa salıvermesini karısına sıkı sıkı tembih ediyor. Eve dönünce bir fırsat bulup teker teker bütün ev halkından günün olup bitenini soruyor. Yatarken sokak kapısını kendi eliyle kapatıyor, karyolasının altına bakmadan yatağına girmiyor. Bu adam tesadüfün Şevkiyle hükümdar olmuş. Olmasa iyi olurdu, fakat olmuş… Küçük, miskin yaradılışı, bütün bir millete nefes aldırmıyor. Bütün talihsizliğimiz bundan mı ibaret?.. Keşke bu kadar olsa… Mesele bu kadar olsaydı da Abdülaziz devrinde mesut olsaydık… Babalarımız Abdülmecit devrinde rahat etselerdi. Dedelerimiz Mahmut zamanını iyi geçirmiş olsalardı… O zaman çocuklarımızın gelecek devirde daha mesut olacaklarını düşünebilirdik… Tek tek al; ne Abdülhamit babasına, ne Aziz kardeşine benzer; birisi vehimli, hilekar, fakat sebat sahibi, çalışkan; öbürü zalim ve deli, müsrif ve iradesiz…

– Yani bütün hanedan…

– Hayır, hayır, hanedandan bahsetmiyorum, insandan bahsediyorum. Her insan gibi onlar da biribirinden çok ayrı mahluklar. Devirleri de biribirinden çok ayrı. Hamleleri ayrı, ufukları ayrı. Fakat aynı ıstırap, aynı memnuniyetsizlik var. Aynı burgu insanın içini deliyor. Aynı karanlık içinde yaşıyorlar.

– İyi ya, hükümet şekli meselesi…

– O da değil, daha derine ineceksin. Daha derine inmemiz lazım. Bu karanlığa inmeden bulamazsın. Mesele bu karanlığın kendisinde. Mesele şurada: Niçin bu kadar biçareyiz, ümitsiziz? Neden her tuttuğumuz dal elimizde kalıyor? Bu memlekette sadece fena şey mi yapılır? Bütün hesaplarımız mı bozuk? Hiçbir faziletimiz kalmadı mı? Ne Aziz devri; ne Hamid devri dünyada bir milletin tahammül ettiği fenalıkların en büyüğü değildir. Mesele yıkılış halinde olmamızda, içinde yaşadığımız şartlar aleyhimize dönmüş…

Gelecek Yazıları (IV) – Bugünden yarına çapulcuların “esas” meselesi


#direngeziparkı, bugün verdiği ve yarın vermek zorunda olacağı iki mücadele arasında sıkıntılı bir dönemi yaşamaktadır. “Gençler” olarak tanımlanan bugünün direnişçileri, iki mücadele arasında nefes alırken, fikir ve fikrine adres üretme sorununu nasıl aşacağını tartışmak zorunda kalacaktır.

Bugün : Gazlı-sazlı var olma mücadelesi

Bugün, Taksim Gezi Parkı’nda gençlerin ne istediğine dair çok sayıda görüş paylaşılmaktadır. Taraf ya da karşıt dahi olsa neredeyse tamamında doğruluk payı bulunmakta, bu görüşlerin ortak paydasında ise gençlerin en temelinde “özgürlük” istediği üzerinde bir konsensus sağlanmaktadır.

Yaşanan ve adı Hükümet tarafından – “vandalizm”, “marjinal grupların kalkışması”, “muhalefetin sandık dışı arayışları”, “dış mihrakların (düşmanlarımızın) oyunu” ve benzeri olarak – konulmuş olan şiddet içeren unsurları dışarıda bıraktığımız halde, radikal bakışların dışında neredeyse halkın (haberdar olan kesiminin) tamamı tarafından gençlerin bu hareketi olumlu dahi karşılanabilmektedir.

Ses tonundan arındırılmış olarak, Başbakan’ın konuşmaları dahi incelendiğinde “iyi niyetli, samimi ve çevre duyarlılığına sahip” bu genç kesim, toplumsal alanda “kabul görmüş” (mealen reddedilemez ve yok sayılamaz) durumdadır. “Marjinal gruplara Devlet en sert şekilde dahi olsa yanıtını versin ama, aman bu çocukların burnu dahi kanamasın” denilen bir atmosferde olduğumuz gerçektir. Bunu biz de isteriz elbette ancak, çocuklarımızın değil burnunun kanadığı, artık artan şiddet ile can verdiği günlerde yaşamaktayız.

Peki gençler hangi faturanın bedelini ödemektedir? Daha da önemlisi neden ödemektedir ve ödediklerinde hem Türkiye hem de onlar ne kazanmış olacaktır? Bu gençler suya yazı mı yazıyor, yoksa Türkiye’de bir şeyleri mi değiştirecekler? Evet, değiştirecekler.

Gezi Parkı hareketinin – yalnızca eylemcileri için değil – tüm aktörleri için, amacı ve olası çıktıları eylem boyunca artış göstererek bugünkü noktasına geldi. Kaba tabiri ile kervan yolda düzüldü. Bugün içinde bulunduğumuz açmaz, aslında hareketin bir eyleme yüklenemeyecek kadar çok anlam yüklenmiş olmasından da kaynaklanmaktadır.

Şu anda, hareketi devam ettiren gençlerin, Topçu Kışlası yapılmayacak denilmesi halinde evlerine döneceklerini söyleyebilir miyiz acaba? Samimi bir tahlil yaptığımızda meydanı dolduran yüz binler veya onları evlerinde izleyenlerin kaçı için Topçu Kışlası anlam ifade etmektedir? Hatta Başbakan için ne ifade etmektedir, bu gelinen noktada?

Bu kolaycı veya yüzeysel bir analiz değildir. Bu bir “esas” sorusudur. Bu herkesin kendi kodlarını yüklemeye ve empoze etmeye çalıştığı eylemin asıl sahiplerinin kimler olduğunun da sorgulanmasına neden olmaktadır.

Gençlerin, var olmak ve var sayılmak mücadelesine – tüm geçmişi ile bir kurumsal yapı olarak – Devletin kendisi ve halkı ile hesaplaşma mücadelesi karıştığı andan itibaren, bir daha bunu ayrıştırmak neredeyse imkansız hale geldi. Meydanın, bu gençlerin doğum tarihlerinden, çok eskilere dayanan putlaştırılmış yan anlamlarının hepsi birden uyanıverdi. Görünen o ki bu hesaplaşmanın, eski kodların sahiplerinin geri çekilerek, amaç ve talepleri yeni Türkiye’nin gençlerine bırakmaları da uzun bir zaman alacaktır.

Bugün meydandaki gençler, nasıl ki herhangi bir Osmanlı Padişahının metinlerini çözemez, latin alfabesi ile yazılmış olsa da Atatürk’ün Nutkunu kendi ağzından çıktığı hali ile okuyabilse de anlayamaz halde ise, çok değil iki kuşak öncel abilerinin dillerini de içselleştiremez konumdalar. Bu kimine göre doğal, bana göre ise trajik bir durumdur.

Tarih ile hesaplaşma kabiliyetleri çoktan ellerinden alınmış olan gençler hareketlerini bugüne ve samimi özgürlük kodlarına çekmeye çalıştıkça, bunun karşılığını ne toplumdan ne de Devlet’ten görememektedirler.

Meydana bakan gözleri ile, Devlet yalnızca “marjinal gruplarda ve bayraklarda” eski kodlarının karşılıklarını okurken, gençlerin taraftarları da Devletin müdahalelerinde sayısız kez tecelli eden antidemokratik uygulamaları aramaktadır.

Devamla : Köhneleşmiş kodlar mücadelesi

Esasen, gençler (ve onları gerçekten anlayan veya en azından anlamaya çalışan bir avuç insan) haricinde herkes, meydanın karışmasına ve Türkiye’nin antidemokratik tarihinin üzerine inşa edildiği köhneleşmiş, kendini bugüne taşıyamamış ve dokunulması tabu kabul edilmiş kodlarının korunmasına odaklamıştır.

Oysa ki kodlar değişmiştir, dil değişmiştir, güzel bir dünya için gelecek hayalleri değişmiştir. Bu ne yalnızca teknolojinin ilerlemesi, ne sosyal medyanın gücü, ne de örgüsü doğaldan daha doğarken ölü olduğu bilinen yeni ve yapay hale kaymış şehir mimarisi yüzünden olmuştur. Bu olmuştur!

Türkiye 54 ilinde, üçte biri İstanbul’da olmak üzere, toplam 300 AVM olan bir ülkedir artık. AVM fenomenini doğduğu günden beri yaşayan bir gençliğin, bu fenomeni topyekün reddetmesi istese de mümkün değildir. Ancak bu durum, yine aynı gençliğin çevresel hassasiyeti olmadığı anlamına da gelmez elbette. Hatta çevresel hassasiyetlerinin bir kuşak öncellerinden daha yüksek olduğunu da kabul etmeliyiz.

Gençlik, AVM’lerin içine doğmuş olabilir. Ancak onların doğalı olarak tanımlayabileceğimiz bu durum; aynı gençliğin, AVM’lerin ya da daha net bir ifade ile ilişkiler sistematiği manipule edilmiş “yapay şehirleşmenin” mimarları veya istekli kullanıcıları olduklarını, fütursuz bir rahatlık içinde kabul etmemizin gerekçesi olamaz.

Gençler, bugün bu yapay ve insanın doğallığının dışında biçimlenen her türlü (ekonomik, sosyal, kentsel) mimari garabeti içinde çıkış yollarını ve güzel geleceklerinin tohumlarını aramaktadır.

Gençler bugün – aslında – Topçu Kışlası’nın yapılması isteğinin de, yapılmasına karşı olunması direnişinin de “kendisine ait olmadığını” bilecek bilinç düzeyine yükselmektedir. Yapılsın mı diyorum? Ben, tüm çevresel haklı karşı çıkşları da anlamak kaydı ile,  yapılmasın da demiyorum. Ben, yalnızca bu hararetli tartışmanın zemininin kokuşmuşluğundan ve bu kokuşmuşluğun meydandaki gençlere ait olmamasından bahsediyorum.

Bu noktada, yaptığım çözümlemenin, meydanın ve hareketin tüm yan anlamları ve yaşanmış somut göstergeleri ile (hem de her iki tarafca da, hatta gençler katında dahi) büyük ölçüde reddedileceğinden eminim. Ancak, yukarıda ipuçlarını vermeye çalıştığım “esas”a ait olmayan; evrensel boyutu ile “insan olmaya” zerre yaklaşmayan her türlü, rüzgara kapılmış analizi şahsım adına yeniden düşünmemiz, hem de felsefi boyutu ile düşünmemiz gerektiğini belirtmek istiyorum.

Türkiye’de bugün yaşanan, ne karmaşık bir iktidar mücadelesi, ne akil bir iktidar manipülasyonu, ne global ekonomik sistemin veya onun lobilerinin, ne sosyal medyanın karinesi, ne de o çok meşhur marjinal grupları ortaya çıkartarak bertaraf etmenin ürünüdür. Hem hiçbiri değildir, hem de hepsidir. Bugün Türkiye’de yaşanan hareket, ne sosyoloji, ne psikoloji, ne de (kendisi büyük bir yalan olan) ekonomi biliminin konusudur. Maslow “elinde çekiç olan kişi her sorunu çivi olarak görür” demiş.

Bir not olarak, uzak gelecek…

Bugün Türkiye’nin (bana sorarsanız dünyanın) ortak bir akıl yürütmeye, onbinlerce yıl süren medeniyetini yerle bir eden, geçmiş ikiyüz yıllık tarihine – tüm kodları ve hesaplaşmalarından arınmış olarak – yeniden bakmaya ihtiyacı vardır.

Bugün Türkiye’de düşünen insanlar – ne yazık ki kendi disiplinleri ile sınırlı olmak kaydı ile – bu hareketten ders çıkartılması gerektiğini söylemektedir. Benim tesbit edebildiğim kadarı ile (bu yoğunlukta kaçırdıysam özür dilerim) çok az sayıda insan meydanın da ders çıkartması gerektiğini belirtmektedir. Dersi çıkartalım elbette, bu yaklaşım ile hiçbir sorunumuz olamaz. Ancak bu dersi alırken, okullarda bizlere öğretilen her türlü aracı kullanarak bir sonuca ulaşmaya çalışacak isek durumumuz gerçekten içler acısı olur.

Bugün insan olarak tek ve yegane ihtiyacımız düşünmektir. İnsanoğlu olarak düşünmek. Çok eskilerde bıraktığımız saf düşünce ile yolunda yürüyeceğimiz bir yoldayız. Ancak bu sihirli bir değnek değildir. Düşünerek ne meydandaki hareketi durdurabilir ne de Topçu Kışlası’nın akıbetine karar verebiliriz. Ancak bir kez daha, yaklaşık bin yıl sonra bir kez daha, o en önemli kabiliyetimizi, düşünme kabiliyetimizi kullanmaya – hem de inanarak başlar isek, geleceğimizi yeninden inşa edebiliriz.

Biz ne Türkiye olarak ne de dünya olarak yok olmak ve acılar içinde bir gelecek yaşamak zorunda değiliz. Bu insanoğlu olarak bizim kaçınılmaz sonumuz değildir.

Biz ne (yapay mimarinin tecellisi olarak) AVM’lerle doldurulmuş şehirlerde yaşamak, ne (eski bir nüfus teorisinin aşkın tesbitleri ile) nüfusumuzu arttırmak, ne (dünyanın başarı kodları bu diye) ilk yirmi ekonomi arasına girmek, ne de (gerçek doğa için hiçbir anlam ifade etmeyen büyük saksılar olarak) şehirlerin yalan parklarına sahip olmak zorunda değiliz.

Biz insanoğlu olarak, insanlık tarihimizin fikir üretenlerini, bugünü dünden görenlerini ve bize aklı işaret edenlerini yeniden bulmak ve onların bize ne dediğini anlamak zorundayız.

Gelecek Yazıları (III) – Çapulcuların ihtiyacı : Bir partiden fazlası!


#direngeziparkı hareketinin, bildiğimiz partilerden daha fazlasına ihtiyacı olduğu ortada. Ancak, hareketin destekçileri de görmektedir ki, fikri ve siyasi manada – ne yazık ki – Taksim’in kıyısında unutulmuş olan “Gezi Parkı”ndan başka, amaç ve gelecek hedeflerinin somutlaştığı ve karşılığını bulduğu, başka bir adres bulunmamaktadır.

Bir adres olarak, Taksim ve “Gezi Parkı”

Taksim Gezi Parkı, bugün için, ne yazık ki, yalnızca bir adrestir. Türkiye için her zaman farklı anlamlar ifade eden ve geçmişimizin hep karanlık sayfaları ile anımsanan Taksim Meydanı, yeniden ve yepyeni bir adreslemeye daha sahip oldu. Türk solu da yine yıllarca, birçok iktidara neden Taksim’e çıkmaya çalıştığını anlatmaya çalıştı. Türkiye’nin geçmişi ile hesaplaşmasının en yoğun mekanlarından birisi olan Taksim ve çevresi bugün yepyeni bir anlam daha kazandı.

Peki nedir bugünün yeni adreslemesi? Türkiye’nin (yeni ötekisi konumundaki) yüzde elli, geleceğinin inşasına olanak sağlayacak fikri hareket ve demokratik örgütlenme olgunlaşmasını “Taksimin Gezisi”nde aramaktadır. Özgürlüğü burada yaşamakta, birleşmeyi ve birlik olmayı burada resmetmetmekte, medyasını burada tesis etmeye, sesini ve temsilcisini buradan çıkartmaya çalışmaktadır.

Bu nedenledir ki, bu yeni halk hareketinin destekçileri, mantıkları “bir gün bu barikatları kaldırmamız gerekecek” dese de duygusal anlamda parkı ve etrafını terk edememekte, Taksim’e (veya bu hareketi ifade eden Türkiye’nin diğer şehirlerindeki benzer adreslere) gitmedikleri günlerde kendilerini eksik hissetmektedir.

Samimiyetle ve yalın halde bir ideoloji olarak (yani, şiddet eylemleri ile karıştırılmamak ve her türlü otoriteyi red eden, otonom bir toplum yapısı kurma hedefi olarak tanımlanmak kaydı ile) anarşizmi kastedenlerin dışında kalanlar için, Taksim Gezi’deki eylemi sınırsız süreli olarak devam ettirmek romantik bir yaklaşım olmaktadır. Bu romantizm, Taksim Gezi’yi bir eylem meydanından modern bir agora’ya çevirme gayretinde kendisini göstermektedir.

Taksim Gezi bugün, esas başlangıç amacı ile tanımlanamayan ve tüm bir halk birikimini – temsil edilememiş olma yükünü – üstlenmiş bir eylem olarak tarihe geçmektedir. Bu temsil edilememe durumunun en somut çıktısı ise, aynı parkın içinde son günlerde kurulmuş olan Halk Meclisi’dir. Ancak kabul edileceği üzere bu halk meclisi dahi, formatı baki kaymak kaydı ile, kurumsal ve çıktısı “ses” olabilecek bir yapıya kavuşabilmelidir.

Nereden geçiyoruz? Neredeyiz?

Bugün yaşanan halk hareketi (evet, tüm eklemlenmelerine rağmen bunun çıkışı itibari ile yalın bir halk hareketi olduğunu düşünüyorum) yarın yepyeni talepler ile karşılaşacaktır. Ancak bu talepler dışarıdan değil kendi içinden çıkacaktır elbette. Kendi kendine ve kendisinden!

Taksim Gezi yarın felsefesini, fikriyatını ve taleplerini netleştirecektir. Bugün, kah kendi içindeki – şirinler köyü – espirisi, kah karşıtının söylemindeki – çapulculuk – küçümsemesi ile eleştirilen bu birleşim, kendi kodlarını oluşturmak zorunda kalacaktır.

Taksimin halk meclisinde; seçim barajının yüzde bire indirilmesini isteyen adam (neden kaldırılmasını istemediğini anlamadım!), kendisini Türkiye’deki herkes olarak tanımlayan kadın (ki kimliksizlik ideal bir durum değildir), eğitimin yeniden ele alınmasını söyleyen genç (ki bu durum için Amerika’daki uygulamaları, yani bir Devlet mekanizmasını önermektedir) ile tüm halkı fikirlerini açıklamaya davet eden Meclis oturum başkanı (ki bu da kurumsal bir yapı arayışıdır) yarın tüm bu isteklerini ortak bir zeminde paylaşma durumu ile karşı karşıya kalacaktır.

İnsanın içinde bulunduğu zamanı (hem de içinde yaşıyorken) tanımlamaya çalışmasının ne kadar zor, tanımlamasının ise ne kadar riskli olduğunu biliyorum. Ancak hepimiz sonuçta, kendi tarihimizin birer parçasıyız ve bir anlamda bu parça olma halinin sorumluluğu ile de fikrimizi ve tesbitlerimizi yazmak zorundayız. Başımıza gelebilecek en kötü şey ise – zararı yalnızca kendimize olmak kaydı ile – tesbitlerimizin yanlış çıkması olacaktır. Ancak, İÜ BYYO’ya girdiğim yıl basın tarihi dersimize gelen saygın bir hocamızın sözleri halen kulağımdadır. Bu hocamız “bir gazetecinin saygınlığı, çekinmeden dönemini anlatmasından geçer; ustalığı ise otuz yıl sonra söylediklerinin doğruluğu ile ölçülür” demişti. Belki araştırmacılar için de, durum böyledir.

Bu yaklaşımdan hareketle, Türkiye’nin, tarihinde kayda geçmeye namzet, otuz yıllık bir dönemi yaşadığını belirtmek isterim.

Faz (1) – Hesaplaşma (kiminlerine göre iade-i itibar ve altyapı) dönemi (2003-2013),

Faz (2) – Toplumsal kodlar değişikliği (veya asgari müşterekler ve olgunlaşma) dönemi (2014-2023) ve

Faz (3) – Türkiye için (yeni) Demokrasi 2.0 dönemi (2024+) olarak tanımlayabiliriz.

Şu anda henüz başında bulunduğumuz ikinci faz; son üç gündür ifade etmeye çalıştığım gibi, yaşadığımız – yüzde ellilik – halk hareketinin, adresini arayacağı (ve bulacağı), bu adrese gelenler ile ortak bir zemin yaratarak uzlaşmaya çalışacağı, yüzde birlik oranlarda dahi olsa bu adreste kendisini temsil etmeye çalışacağı bir süreç olacaktır.

Günümüzde yaşadığımız en büyük sorun ise bu adresin henüz ortada olmamasıdır. Taksim Gezi’de ve tüm uzantılarında partizan (olumsuz kullanmıyorum bu kelimeyi) altyapısını ve belki de aktif delegasyonunu oluşturan bu yeni (ve henüz tabelası olmayan) yapılanma, henüz sıfır noktasındadır. Yarın bu yapılanma bugün cari olan bir parti ile kendisini ifade etse dahi, özünde bu tesbitim geçerli olacaktır. Çünkü bu durumun gerçekleşmesi halinde dahi, bu olası parti ne delegasyon mantığı, ne temsiliyet anlayışı ne de siyaset tarzı ile bugünkü halinde olmayacaktır. Bu tesbitime bugün parlemento içindeki ve dışındaki tüm partiler dahildir.

Yaklaşan sancılı süreç : Birleşme!

Bugün Türkiye’nin öteki yüzde ellisinin önündeki en zor aşama, meydanların ardından yaşayacağı birleşme sürecidir. Meydanların biraraya getirdiği heterojen yığın; özgürlük, eşitlik, birbirine üstün olmama, herkesi anlayışla karşılama, hatta karşıt yüzde ellisini sahiplenme düşüncesini, yani farklılıkları tolerasyon kabiliyetini, alkışlar arasında dışarıya anons ederken, meydan dışında veya kendi iç hesaplaşmasında “ama”larını sıralamaktadır.

Samimiyetsizlik mi? Kesinlikle hayır. Bu, daha bugünden başlayan bir iç hesaplaşma, asgari ortak zemin belirleme, müşterekler listesi oluşturma ve farklılıkların dozajını ayarlama sürecidir. Birleşme, kendi iç demokrasisinin yapısını oluşturmaya, gelecekteki işleyişinin kurallarını belirlemeye ve olası örgütsel yapısının temel değerler sistematiğini ve ilkelerini tanımlamaya başlamıştır.

Ancak bu süreç, halk geneline yaygınlaşma (yani yığınsal katılım kanallarının açılması) aşamasına geçişte, kurumsal bir yapının eksikliğini hissedecektir. Bu kurumsal yapı ise öncelikle, dağınık ama deneyimi ortak bir mekanizma olarak tezahür edecektir. Bugün meydanı oluşturan yapının tüm unsurları, var ise mevcut örgütlenmelerini yeniden gözden geçirecek, gerekirse renove edecek, yok ise de olmayan bu örgütlenmesini inşa edecektir.

İşte bu noktada, yeni yapılanmanın – tıpkı meydan gibi yığınsal olmasının – önündeki engeller olarak karşıtlıklar arasındaki farklılıklar ortak bir dil üretmek zorunda kalacaktır. Türk/Kürt karşıtlığı her iki tarafında da hesaplaşmasını yaşayacak, aşırı milliyetçi yaklaşımını yumuşatacaktır. Dinler arası anlayışlılık, boşvermişlikten önemseme seviyesine taşınacaktır. Liberaller ile devletçiler ortak ve hibrid bir ekonomik plan üzerinde uzlaşmaya varacaktır – ve bunun gibi daha nice ana başlıkta sorun romantizmden gerçeğe taşınacaktır.

Yarın yeni bir günde, Türkiye’nin ikinci ve üçüncü fazlarının araç gereçleri ve ihtiyaç listesi konusunda daha somut olasılıklar üzerinde durmaya çalışacağız.

Gelecek Yazıları (II) – Yüzde elliler nasıl oluştu?


#direngeziparkı “iyi niyetli” taraftarlarının, elbette kendi varoluşlarının sağlığı endişesini – ama samimiyetli olarak ve ondan daha da çok – tüm ülkelerine değin, dozu yüksek, kitlesel bir iç çatışma korkusunu hissettikleri ve kendilerine neyin bedelinin fatura edildiğini anlamaya çalıştıkları yeni bir gündeyiz. Bu durumu ve geleceği anlatmak ise, bugün belki dünden daha da zor olacak.

Bugün!

Gelişmelerden çekiniyor muyuz? Yarınımızdan? Doğal bir durum olsa gerek ki çekiniyoruz! Kiminin bu çekingenliği korku olarak dahi tanımlayabileceği toplumsal ve yaygın şiddete gebe bu ortamda, kim neden korkuyor?

İktidar > Tesadüfler zincirinin yarattığı – ama beklenmedik olmayan – bu sıkıntılı ortamda yakalanacak fırsatların kaybı ve bir çuval incirin berbat olmasından… (Çünkü, ne kadar hazırlıklı olsanız da toplumsal hareketlerin bir gün sonrasını hayal etmek – gerçekten – zordur! Zira korku, insani duygular arasında, yönetimi en zor olan duygudur. Hele ki bu bireysel duyguyu, daha da katlanmış hali ile bir toplum yaşıyorsa.)

#direngeziparkı “iyi niyetli” taraftarları > kol kola olduğu herkesin kendisi ile aynı amaca sahip olup olmadığından emin olmamasından… (Çünkü, bu samimiyetli insanların neredeyse tamamı Türkçesi #diren… olarak başlayan TT’lerin, yabancı dil karşılıklarının neden #resist… veya #free… yerine #occupy… olarak başladığını anlayamamaktadır.)

Partiler > dün tesbitini paylaştığım toplumsal reddediş ve tasfiyenin gerçekleşmesinden… (Çünkü, sokaktan merkeze dönüldüğünde, bugün için saklanan ‘ihtiyaç halinde camı kırınız’ kutusundaki defterlerin boş olduğu görülmüştür!)

Örgütler > yakalanan bu leziz ortamın halk desteği çekilmiş olarak yalnızlaştırılmasından… (Çünkü, Cumhuriyet öncesi, yani asli kodlarda yer alan doğu – ve Osmanlı – tipi özgürlük kodlarının batı tipi bir isyana hiçbir şekilde olanak sağlayamayacağı bilindiğinden!)

Silahı elinden alınmış muhafazakarlar > bu belki de son fırsatın uçup gitmesinden… (Çünkü, bu meydanlardan bir daha hiçbir şekilde “gelin bizi kurtarın” sesleri yükselmeyeceği anlaşıldığından!)

Ve benim için en önemli unsur olarak;

Halk > Her şeyden! (Çünkü bu iyi niyetli halkın yegane varlığı – ne yazık ki çok kısa süreler sahip olduğu, ama iyi ama kötü – toplumsal uzlaşma ve huzur ortamıdır!)

Elbette ki Türkiye’nin bir sonraki demokrasi fazına geçişinin arife bir korku dönemine ihtiyacı yoktur. Türkiye, düşünce ile, fikir ile, medeni hesaplaşmalar ile eteğindeki taşları dökme gücü ve basiretine sahiptir. En azından, bugünün gençliği buna bir olanak tanınmasını hak etmektedir.

Yüzde ellinin, meşru zeminden çapulculuğa giden yolu…

Aslında Türkiye, bugün Devletinin ölçüsüz uygulamaları ve tartışmalı beyanatları ile ikiye bölünmedi. Türkiye zaten çoktan, ikiye bölünmüştü. Kaldı ki bu bölünmüşlük modern hiçbir toplumda bir tehdit unsuru olarak algılanamaz. Zira toplumun, ortak ulusal hedefleri olmakla birlikte, en az iki farklı görüşe (hatta mümkünse daha fazlasına) bölünmüş olması bir çarpıklık değildir. Ancak hepimiz biliyoruz ki, biz bu doğal durumu, sözde akademisyen rektörlerinin bile “anlayamadığı” bir toplumda yaşamaktayız.

Ülkemizde bugüne değin, kendi içinde (yapay ve gerçek dışı) bir antogonizma yaşayan tarafı asgari müştereğini belirlerken, kendi karşıtını da oluşturduğu, bir süreç yaşandı. Bu, henüz toplumsal olarak hazır olmadığımız ve kendimizce çarpıklık olarak tanımladığımız durum, özellikle 80 sonrası dönemin kimi koalisyonlarında da kendisini gösterdi.

Daha önce birçok kez örneği yaşanmış olmakla birlikte, özellikle, 2001 yılının Şubatında dönemin Cumhurbaşkanı’nın yüzüne Anayasa kitapçığı fırlattığı bu antogonist birleşme gayretinin siyasal kanadı, o gün, meşru zeminde işinin karşıt yüzde elliden ne denli zor olduğunu anladı aslında.

Anladı anlamasına ancak, bu konuda ne fikri bir tartışma yaptı ne de bir çözüm arayışı içine girdi. Dönemin Cumhurbaşkanı ise yarı popülist, yarı refleksif bu davranışının, Türkiye’nin geleceğini nasıl bir yirmi yıl ötelediğinin (sanıyorum ki) farkında değildi. Faiz lobisi (!) mi ne yaptı? Anlaşılan, o zaman da vardı ki, bugün gösterdiği tepkinin aynısını gösterdi elbette.

Elbette ki, o dönemde vesayet en aşkın dönemlerinden birini yaşıyordu yine. Üstüne üstlük bu bir araya gelmeye çalışan yapı, kendince ayrı ayrı bu vesayetin koşulsuz taraftarı konumunda – ya da en azından kendisini öyle tanımlamak zorunda iken. Diğer tarafta ise karşıt yüzde elli, zorunluklu tarihsel bir fırsatla bugünün #direngezi’sinin – belki şiddetsiz – ama aynı derecede baskıcı kendi #direntayyip dönemini yaşıyordu.

Sonrasında ne mi oldu? Geçen zamanda siyasal arenada, o ilk Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile aynı kodlara sahip olan taraf, 2003’ten başlayarak – kendi ifadesi ile – çıraklık, kalfalık, ustalık dönemlerini, aldığı halk desteğinin de rüzgarı ve tüm ihtişamı ile yükselişini yaşadı.

Buna karşın, yüzüne Anayasa fırlatılan antogonist birleşme ise – aynı kodları kullanıyor olduğu halde – birbirinden uzaklaştı, halkından koptu ve küçük sandık ve sandalye hesaplarına boğuldu. Kesinlikle kendi performansından kaynaklanmayan doğal süreçler ile elde edilmiş küçük ve dar alanlı kalelerinin büyüsüne kapılarak, yaşananları bir yükseliş ve geri dönüş olarak yorumlamaya başladı. Oysa ki yaşanan tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir çöküş idi.

Bu birleşmenin yaşadığı çöküş, Cumhuriyet mitinglerinin hemen ardından zirve noktasını yaşayarak geri dönülmesi çok zor bir noktaya gelinmesine neden oldu. İşte bu noktada bu birleşmenin iktidar etme hayalleri de, adres gösteremeden topladığı geniş insan kitleleri tarafından aynı miting meydanlarının derinliklerine gömüldü.

Hatırlayınız, bugünün on Taksiminden daha büyük ölçekli bu mitingler neticesinde halk, tarihinin en uzun oy pusulalarından birisi ile karşı karşıya kalarak, iradesini kedilerin dahi itibar etmeyeceği küçüklükte parçalara ayrıştırarak yepyeni bir sürece adımını attı. Daha sonra ise, acı verici büyük yalnızlık dönemi…

Bugünün yüzde ellisi, çok değil bundan on yıl öncesine kadar kendi adresini aradı, ittifakları takip etti, Erdal İnönü’yü özledi, bir belediye başkanını lideri ilan etmeye çalıştı ve daha nice yolları denedi. Ancak bu yüzde elli, bütün bu arayışları neticesinde, ne aradığı partiyi bulabildi ne de lideri. Gıpta ile izlediği karşıtının gelişimine bakarken, kendisini de aynı derecede temsil edecek meşru bir adres aradı. Ancak bulamadı. Sonuçta bu iki yüzde elliden birisi, adresi ve geleceği belirlenmiş bir dönemi yaşamaya başlarken, diğer yüzde elli ise çapulcu oldu.

Yarın!

Türkiye’nin bugünün ötekisi konumundaki yüzde elli, kendisine nasıl adres bulacak, bu adresi ona kim gösterecek? Henüz hiç kimse. Bu adresin gösterilebilmesi için (eğer ana hat gelişiminde dramatik bir değişiklik olmaz ise) Türkiye’de eksik olan bir kurumsal yapının gelişimi gerekmektedir. Bir şirket veya benzeri bir yapılanma olarak algılanmamak kaydıyla ve ancak siyaseten kurumsal bir yapı olarak – adı itibariyle pek de sevimli olmayan – lobiciliğin oluşması halinde öteki yüzde elli kendi adresine yönelecektir.

Dün de belirttiğim gibi, geçecek olan en az iki seçimlik süreçte – ancak olgunlaşacak – lobicilik yapısı Türkiye’nin iki farklı yüzde ellisinin dönüşümlü olarak ülkeyi iktidar etmesine olanak sağlayacaktır. Ancak bunun bir beklenti ve arzu olarak değil, bir ‘cari durum’ olarak algılanması gerekir. Yazıktır ki, böyle bir sisteme henüz hazır olmayan ve eski seçim geleneklerinden uazaklaşamayan seçmen nezdinde bekleneceği gibi; bu yeni sistem, Türkiye’de halk iradesinin önemli bir kısmını (en az yüzde yirmisini) parlamenter sistemde temsil kabiliyetinin dışında bırakacaktır.

Bu yeni durumda, gerek parlementer sistemin içinde gerekse de dışında kalacak her türlü iradi unsurun temsiliyeti – bedeli zaman içinde oluşacak piyasası tarafından belirlenmek kaydı ile – lobicilik müessesesi tarafından sağlanacaktır.

Bu noktadan itibaren halkın yalnızca tecimsel amaçlı lobi unsurları ile yaşamak zorunda olmadığını da belirtmek gerekir. Her konuda olduğu gibi lobicilikte de yaratılacak Türk tipi çözümlerin birer aktörü olarak siyasal arenada etkin olabilecek sivil toplum örgütlenmelerinin, yasal politik eylem oluşumlarının olgunlaşması ve temsil edecekleri irade unsurunun taleplerini bu yeni parti mekanizmasına aktarmaları mümkün olabilecektir.

Bunun için ise, bugünün öteki yüzde ellisinin, hem de geç olmadan, kendi yasal zeminini oluşturmasının gerekliliği ortadadır.

Gelecek Yazıları (I) – Bu meydandan yüzde elli çıkar mı?


#direngeziparkı, bir devrim değilse – ki değil – bu meydandan ne çıkacağını bugünden tartışmak oldukça güç elbette. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, güneydoğu sorununda mesafe kateden Türkiye, artık gerçek sorunlarını yaşamaya, geçmişiyle hesaplaşırken, gerçek sorunları ve geleceği ile yüzleşmeye başlamıştır.

Bugüne nasıl ve neden geldik?

Belki de en büyük sorunumuz; özellikle son otuz yıldır, Türkiye’nin tüm sorunlarının bastırılmış, belli bir soruna sıkıştırılmış olması; tüm ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik öncel göstergelerinin, bu adreslenen soruna bağlanmaya çalışılmış olmasıdır.

Türkiye’nin ekonomik durumu kötü ise sorun bellidir, sosyal sıkışmaları var ve temel hak ve özgürlükler rehinli ise sorun bellidir, siyaseti vesayet ve kültürel talepleri baskı altında ise yine bellidir sorun. Bu nedenledir ki, ne AB bizi içine almıştır ne de uluslararası itibarımız kalmıştır.

Çünkü en kolayı bu idi. Bu görünen tesbit o kadar rahat satılabiliyordu ki, tüm muhattapları ve mağdurları tarafından dahi bu sorun kabul edilmiş, buna göre yaşanılmış, talepler buna göre ötelenmişti.

Oysa ki, bilinçli ve sistematik bir uzlaşmazlık politikası ile yaratılan ve her gün kanla beslenen bu sorun; aslında esas sorunlarını düşünmekten, bunlara değin bir fikir üretmekten yoksunlaştırılmış, akıllı ve üretken örgütlenme kabiliyeti elinden alınmış – daha doğrusu kendiliğinden terketmeye ikna edilmiş – bir toplum profili yaratmak için etkin bir araç olarak kullanılmıştı.

Geniş kitleleri ile, düşünmekten arındırılmış ve tevekkel bir hayat tarzına evrilmiş bu toplum hamuru, artık her türlü ‘barışçıl modern’ yaşam tarzını sorgusuz kabule hazır olarak algılanmıştır. Yaşanabilir, çeşitli seviyelerde fiyatı belirlenmiş mimari özgürlük havuzundan, parasının yettiği kadarını almaya endekslenmiş topluma, aynı zamanda çeşitli yaşam tarzları da geniş bir yelpazede servis edilmişti. Toplum, artık dilediği yaşam tarzını çevresi duvarlarla ayrıştırılmış yapılanmalarda – villadan küçük bir daireye kadar çeşitli metrekarelerde satın alabilir hale gelmişti.

Ancak bu yeni mimarinin çeşitli kuralları da olmalıydı elbette. Sınıf anlayışından kategorizasyona taşınan bu yeni toplumun, başta ideolojik olmak üzere, kültürel farklılıklarına, gelir durumlarına ve hatta mesleki pozisyonlarına göre ayrıştırılması daha uygun olacaktı. Bu yeni mimaride, aynı şirkette çalışsa dahi bir ofis çalışanı ile onun müdürünün aynı apartmanda oturması, aynı mahallede yaşaması ve aynı AVM’ye gitmesi pek uygun olmayacaktı.

Size çok ilkel gelebilecek – hatta bazılarınızın kast sisteminden mi bahsediyor bu diyeceği malum. Hayır. Peki bunun antidemokratik olduğundan mı bahsediyorum? Hayır.

Aslında, yeni dünya sisteminin yeni demokrasi ve huzurlu toplum anlayışına taşınmaya çalışılan bir toplumun, yeniden inşasından bahsediyorum. Yani Türkiye’nin – tüm yapılanması ve kurumlarının tercihleri ile – kaçınılmaz olarak taşındığı geleceğine yakışır bir toplumun yaratılması sancılarından bahsediyorum.

Türkiye nereye gidiyor? Türkiye’nin geleceğinde neler var?

Devletinin vatandaşlarından üç çocuk istediği bir ülkede yaşıyoruz artık. Doğacak çocukları için; yaşayabilecekleri, modern gecekondular olarak toplu konutların yükseltildiği; kendilerini her açıdan özgür hissedecekleri, dışa kapalı irtibatsız yerleşkelerin sağlandığı; sağlık hizmeti ihtiyaçlarının, beğenmeseniz de düşük bir maliyetle karşılandığı; yeteneklerine uygun seviyede bırakabilecekleri, seçmeli bir eğitim sisteminin sunulduğu; rahat ulaşımlarının sağlanması için, yollar, köprüler, tüneller ve metroların yapıldığı; evlerine dönmeden önce eğlenebilecekleri, tematik AVM’lerin inşa edildiği, yapay ancak herkes için güzellikler ile bezenmiş bir dünya yaratılmaktadır.

Bu güzel dünyanın ise bir bedeli var elbette. Ödenebilir, kolaylıkla vazgeçilebilir küçük küçük bedeller. (1) Öncelikle, kendi kendisini üreten bir mimariden vazgeçmek. Yaşayan karmaşık doğal şehirlerden, modern, düzenli ve sokakları çiçek gibi yapay şehirlere geçmek. (2) Kendi şehir kültürünü üretmek yerine, verilen ve tasvip edilen kültürü – hem de istekle ve farkında olmadan – beğenmek. (3) Her türlü sosyal üretimden vazgeçerek, topyekün sosyal tüketime geçmek ve (4) kendi siyasetini üretmek yerine, sistem tarafından farklılıklarına göre pozisyon şablonları önceden hazırlanmış – farklılıkları sistemsel risk yaratmayan – sunulan alternatiflerden birini seçmek.

Bugün zaten Türkiye, liberal-demokrat, vesayeti ortadan kaldıran, ekonomik refahı tesis eden, özgürlükleri getiren – hem de bunu son 60 yılın en mağdurundan başlayarak sağlayan, daha sonra son 30 yılın mağdurunun önünü açan, ona barış ortamının nimetlerini sunan bir alternatife sahiptir.

Yalnız bu nihai resmin geriye tek bir parçası kalmıştır: Adam gibi bir muhalefet!

Yani sunulacaklar arasında sistemsel olarak yer alması gereken “diğer alternatif”. Ki bu muhalefet cumhuriyetçi, muhafazakar olmalı ve şahin olmalıdır. Ekonomiden çok milliyetçiliğe önem vermeli, geçmiş tüm değerleri savunmalı, uluslararası arenada Türkiye’nin üstünlüğünü – hem de en kökten duygularla – bastırarak vurgulamalıdır bu muhalefet.

Hassas bir deney : Ak Parti muhalefetini arıyor!

Bu muhalefet ise anlaşılacağı üzere bu meydandan çıkmayacak.  Ancak bu meydan Türkiye’den bir yüzde elli çıkabileceğini gösterdi bize. Sorun bu yüzde ellinin kimin olacağı?

Bu konuda iki tesbiti ciddi olarak hatırlatmak gerekiyor. (1) Birinci tesbite göre; Türkiye’nin mevcut muhalefetinin Türkiye’nin – çizilmiş geleceğinin ve toplumsal taleplerinin – ihtiyaçlarını karşılayamayacağı zaten çoktandır belli idi. (2) Bir diğer tesbit ise, Türkiye demokrasi tarihinin bize gösterdiği üzere, güçlü sağ partilerin kritik sınır olan yüzde elli barajını aşmalarının ardından, hızla düşüşe geçiyor olduğu. Ayrıca bu düşüşün ne yazık ki uzun süreli – ve kimi zaman akut kesintili – zayıf iktidarlar veya koalisyonlar sürecine de gebe olması.

Oysa ki Türkiye ekonomisi, ve söylendiği üzere tüm varlıkları ve yatırımları ile artık bir düşüş daha yaşama lüksüne sahip olmayacaktır. Bu – takdir edersiniz ki benim değil – bugün Türkiye’de yerleşmiş ve halen dış yatırımları ile yerleşmekte olan sistemin kararıdır.

Yatırım alanlarını belirlemiş, sanayi tesislerini oluşturmaya başlamış olan, bu yatırımların enerji ihtiyacını planlamış ve tesisine girişmiş, ihtiyaç duyduğu istihdam yapısını tanımlamış, bilgi toplumunun tohumlarını atmış olan sistem, aynı şekilde yönetim sistemi olarak demokrasiyi de çoktan seçmiştir. Birileri mi? Elbette hayır. Bu bir durumdur! Aktörü veya aktörlerinin kim ve ya kimler olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.

Bugün Türkiye’nin bir yetkili ağzı beyanatı ile “Türkiye’de adam gibi muhalefet olmadığı ortaya çıkmıştır. Adam gibi bir muhalefet olsaydı, gerginlikler bu noktaya ulaşmazdı. Vatandaşlarımız kendi muhalif duygularını, hislerini yahsıtacak siyasi partiyi göremediği için, belki gerginlik bu noktaya geldi” demiştir.

Doğrudur. Bugün Türkiye yaşadığı eylemin ertesi gününe ait iktidara sahip değildir. Bugün Türkiye’deki (ben dahil) her “chapulist”in – ideolojik ve kültürel beklentilerden arındırılmış halde – ‘saf ekonomi’ ve ‘yalın siyasi irade’ talebi anlamında en inanmadan attığı slogan “Hükümet istifa”dır. Zira yerine hangi hükümet gelecektir?

Meydanın samimiyetle reddettiği ve içine almadığı mevcut muhalefet ile ne yapacağı konusuna ise yine aynı yetkili ağız “…bu eylemci kardeşlerimizin de bir parti kurmalarının demokrasiyi yükselteceğine inanıyorum…” diyerek yanıt vermektedir.

Kiminizin kızacağı esas tesbitleri ise elbette ki sona bıraktım!

Bugün Türkiye’de, Hükümetin “sorunsuz” (bolca gazlı ancak az kanlı) atlattığını düşündüğü bir süreç ile tüm kifayetsiz muhalefeti önemli ölçüde tasfiye ettiği açıktır. Hükümet tarafından – bu değer biçilmez tasfiye – gerçekleştirilirken;

(1) sahip olunan yüzde elli parçalanamaz bir bütün olarak sınırsız süreli olarak kazanılmış (3-5 puan oynayabilir),

(2) kendi yaşam modelini ve sahiplenenleri – hem de yüzde yüzlük samimiyetli ve içtenlikli bir toplumsal konsensus ile – benimsetmiş,

(3) karşıt yüzde elli başarılı bir şekilde blok oy haline getirilmiş (en çok iki seçimlik bir süreç alır),

(4) karşıt yüzde ellinin tolerans aralığı belirlenmiş, hassasiyetleri ve iyi niyetli mesajları alınmış (yani mutluluk araç ve seviyeleri tesbit edilmiş)

(5) sosyal kalkışmaların bedellerinin (gazla dahi olsa) kamusal yatırımlara, ekonomik hayata, moral motivasyona ne denli zararlı olabildiği belletilmiş ve

(6) tüm marjinal unsurlar ise deşifre edilmiştir.

Bence sistemsel mesaj da alınmıştır. Adlarının ne olduğu farketmemekle birlikte, en çok iki seçim sonrasında, iki partinin arasında geçecek bir başkanlık seçimine hazırlıklı olmakta yarar var. Bugün yaşanagelen eylemin olumlu çıktılarının baki kalması ve güzel bir geleceğimiz olması temennisiyle.

Keşfetmek için kısa bir yol : RAP


Stuart Sutherland İrrasyonel isimli kitabında; önceki öğelerden, sonrakilerden daha fazla etkilenmeyi “öncelik hatası” (primacy error) olarak tanımlıyor. Bu tesbit, araştırmanın önemli unsurlarından olan önermelerin belirlenmesi aşamasında ne denli dikkatli davranılması gerektiğini çok yalın bir dille ortaya koymaktadır.

Herkesin bildiği üzere, araştırma çalışmalarında yaygın olarak takip edilen bir süreç vardır. Bu süreç araştırma probleminin tesbiti ile başlamaktadır. Daha sonra – yine başlangıç çalışmalarından birisi olarak kabul edilebilecek – önermelerin sıralanması işi yapılmaktadır. Önermeler ise, bizim uygulama safhasında neyi araştıracağımızı, bunu hangi araç ve teknikler ile gerçekleştireceğimizi belirleyecektir. Önermeler aynı zamanda, araştırma kaynaklarının ve sınırlı zamanın akılcı bir biçimde kullanılmasına da olanak sağlayan kabullerdir.

Araştırma sorusunu yanıtlamak amacı ile, bu soruyu oluşturan her türlü olguyu sorgulamamıza olanak sağlayan önermelerin, akılcı bir biçimde kurgulanması ve güçlü soru cümlecikleri olması beklenir. Bu noktada ise, kabaca literatür olarak tanımlayabileceğimiz sözel ve yazılı geçmiş bizim en öncelikli yardımcı aracımız olmaktadır; özetle bizden önce yapılmış olan tüm çalışmalar ve bunlardan üretilmiş olan bilgiler. Yani Sutherland’ın deyimi ile ‘önceki öğeler’.

Araştırmanın başlangıç aşamasında yapılacak bir hatanın, araştırmanın bütününe etki edebileceği açıktır. Önermelerin belirlenmesi – araştırmanın tamamını gerek içeriksel gerekse de teknik olarak etkileyecek olan – araştırmanın kurgulanması aşamasında yapılması muhtemel “öncelik hatası” ise bizim bulmayı hedeflediğimiz verilerden oldukça uzak bir sonuca ulaşmamıza neden olabilir. Hele ki araştırma konumuz hakkında öncel bilgiler yeterli veya yetkin değil ise.

Fırsatlar – yaygın inanışa göre – her ne kadar gözümüzün önünde olarak kabul edilse de, durum her zaman bu kadar basit değildir. Ayrıca fırsatlara ulaşmaya çalışırken, diğer yüzü olan sayın Mr. Hyde – yani tehditler – ile de karşı karşıya kalmak işten bile değildir. Bu nedenle, fırsatlara ulaşırken dikkatli olmak gerektiği açıktır. Günümüz iş dünyasında dikkatli olmak ise ancak araştırma ile mümkündür.

Bu anlattığımız birinci durumda girişimci yapının fırsatları algılamış olduğundan bahsedilmektedir. Diğer yandan, herhangi bir çalışma sırasında, bazı fırsatların var olduğunu dahi bilemeyebiliriz. Elbette yine yukarıdaki anlatımdan hareketle, böyle bir durumda tehditler hakkında da çok fazla bilgimiz olmadığı açıktır. Hatta böylesi bir durumda, elimizdeki verileri rasyonel olmayacak şekilde birleştirerek, bir diğer yaygın hata olan “yanılsamalı korelasyon” (illusory correlation) durumuna düşebiliriz.

Bu noktada – herhangi bir girişimci yapı için – fırsatları yakalamak veya onların farkında olmak için, iki tehditten – öncelik hatası ve yanılsamalı korelasyondan – kurtulmanın gerekliliği ortadadır. Kimi durumlarda girişimci yapının kendi kültürü, iş deneyimleri ama çoğunlukla da şansı bu hatalar ile karşılaşılmasını engelleyebilmektedir. Ancak, sınırlı kaynaklarını akılcı bir yatırımda bulunmak, fırsatları yakalayarak rekabet avantajı elde etmek isteyen bir yapı için bunlar pek de göze alınabilecek hatalar değildir. Çünkü bu hataların yaşanması nın, sonuç olarak, kabul edilmesi veya telafisi güç bir kayıp yaşatması kuvvetle muhtemeldir. Bu tip sonucu kayıp olan girişim örneklerinin sayısı her yıl yüz binlerce olmakla birlikte, hiç biri bir başarı hikayesi olamadan sonlandığı için bunları görmezden geliriz.

Ancak her iki hata durumundan da, araştırma yolu ile kurtulmak için çarelerin üretilmiş olduğunu belirtmekte yarar var. Öncel verilerin veya yanlış ilişkilendirmelerin yaratacağı zararları bertaraf ederek, saklı fırsatların yakalanmasına zemin oluşturacak temel verilerin elde edilmesine olanak sağlayan RAP (Rapid Assessment Process) tekniği ile gerçekleştirilen araştırmalar yapılmaktadır. Günümüzde özellikle, ekonomik, sosyal ve çevresel etkileri olan yatırımlar öncesinde; bölgesel dinamiklerin anlaşılması ve yatırımı destekleyici veya olumsuz etkilerinin azaltılmasını sağlamaya yönelik olarak RAP araştırma sıklıkla kullanılmaktadır.