Category Archives: Yazılar

Dünya tarımının gelişimi ve Türkiye’nin geleceği…


Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Dünyada, özellikle son iki yüzyıllık süre içinde, tarım alanında yaşanan eşitliksiz gelişim, bugün yaşadığımız bazı global sorunların temelini oluturmaktadır. Elli yıl öncesine kadar, bu eşitsizlik sadece tarım alanı ile ilgili gibi görülürken, günümüzde genel siyaset ve ekonominin hemen her alanında kendisini hissettirmektedir. Bugün, mevcut eşitliksiz duruma bir de iklim değişikliği maddesini ekleyerek, dünyanın kendisini beslemesi sorununun derinleştiğine şahit olmaktayız. Günümüzde dünya, hem miras alınan tarım bölgeleri arası eşitliksizlik sorununu hem de tamamını birden etkileyen iklim değişikliği sorununu çözmeye çalışmaktadır.

Tarımın geleceğini sürdürülebilir şekilde güvence altına alan, dünyanın sağlıklı ve iyi beslenen bir gezegen olmasını sağlamayı hedefleyen çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmaların sadece bilim başlığı altında ele alınması ise sonuca ulaşılmasında yeterli olacak gibi görülmüyor. Tüm çalışmaların ekonominin ve siyasetin hakim kurum ve yapıları tarafından da – hem de global çapta – desteklenmesi kaçınılmazdır. Tarımın geleceği, ne bilimsel çerçevede ne de ekonomik ve siyasi anlamda o meşhur görünmez elin zaman içinde düzeltebileceği bir konu değildir.

Dünyada tarımı değiştiren önemli gelişmeler

Dünya genelinde 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen geniş bir dönemde yaşanan birinci tarım devrimi – birinci sanayi devriminin de yapısal değişim dinamiklerinden etkilenerek – tarım üretimi ve üretkenliğini neredeyse iki kat artırmıştır. Bu dönemde tarımsal üretimin yapılış şeklindeki anlayış değişikliği, eş zamanlı siyasal, ekonomik ve sosyal değişimin de zorunlu yönlendirmeleri ile dünyada ilk tarımsal eşitsizliğin başlamasına neden olmuştur. Dünya üzerinde kimi tarım alanlarında üretim ve verim artışı söz konusu iken, kimi bölgelerinde bugün geri kalmışlık olarak tanımladığımız ekonomilerin oluşmaya başlamıştır.

Bu durumu etkileyen ikinci gelişme ise daha yeni bir dönemde 2. Dünya savaşını takiben gerçekleşmiştir. Tarımda özellikle hakim ve ekonomik mübadele değeri olan seçilmiş ürünlerin oluşmasına neden olan ve ironik olarak “yeşil devrim” olarak adlandırılan bu ikinci devrim ise, güçlü ve güçsüz ekonomilerin oluşmasına net bir biçimde etki etmiştir.

Bu birbirini takip eden iki gelişme, uzun yıllar tarımsal nüfusa ve onun eko-sosyolojik habitatına etki eden dar bir konu olarak ele alınırken, bugün ise içinde bulunduğumuz dünyanın ana biçimlendiricisi olan son derece etkin bir dönem olarak analiz edilmektedir.

Tarımsal mirasın ekonomik etkisi

Bugün şu konuya dikkat etmemiz gerekmektedir. Dünyanın güçlü ekonomilerinde tarımsal üretimin ve tarım ekonomisinin gelir oranlarının, güçsüz ekonomilerinden daha yüksek olduğu gözlenmektedir. Bu tesadüfi bir durum değildir. Yani, günümüzün güçlü ekonomileri sanılanın aksine tarım ekonomisini bırakıp sanayileşmeye ya da teknoloji alanına daha çok önem vermiş değillerdir. Aksine bu güçlü ekonomilerin güçlerinin tarımsal kabiliyetlerinden geldiği anlaşılmaktadır. Hem de yalnızca bugün için değil, geçmişin mirası olacak şekilde.

Mazoyer ve Roudart’ın dünya tarım tarihi üzerine yaptıkları detaylı çalışma, tarım sistemlerindeki değişimin ve bu değişimden hareketle tarımsal üretimin artı değerindeki eşitliksiz dağılımın, dünya ekonomisinin bugünkü durumunun oluşmasındaki etkisi net olarak ele alınmaktadır. Tarımsal sistemlerin üretim ve artı değer farklılaşması ve bundan hareketle tarımsal nüfus üzerindeki eşitsiz etkisi grafikte net olarak görülebilmektedir.(1)

Buna göre, özellikle Türkiye gibi gelişen, gelişmekte olan ekonomileri için – tüm diğer teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıkları kadar – tarımsal gelişimin sürdürülebilir şekilde sağlanması başlığının da ciddiyetle ve kalıcı sonuçlar üretecek politikalar geliştirilmesi şeklinde ele alınması kaçınılmazdır.

İklim değişikliği – felaket mi yoksa son şansımız mı?

İklim değişikliği ve bu global soruna karşılık alınacak önlemleri içeren tartışmalar atmosferi; dünyadaki eşitliksiz tarımsal üretimi uygulamalarının, artık sadece ekonomik ve siyasi hakimiyet konusu olarak değil aynı zamanda aşılması gereken yanlış bir anlayış olarak analiz edilmesi gerektiğini de ortaya koymuştur.

Bugün dünya iklim değişikliği ile mücadeleden bahsederken aslında, ekonomik anlayış değişikliğinden de bahsetmektedir. Tarım ekonomisi ve politikalarının yeniden ve doğru biçimde ele alınması, enerji üretiminde çevresel hassasiyetlerin romantik değil son derece rasyonel bir zeminde tartışılması, üretimin sorumluluğuna tüketim sorumluluğu anlayışının da eklenmesi ve bunu besleyen artı değer birikimi anlayışının ıslah edilmesi gibi konular, hep iklim değişikliği tartışmaları ekseninde vücut bulmaktadır.

Küresel çapta, şimdilik rahatlatıcı söylemler ile giderilmesine gerek olmayan yaygın endişe, iklim değişikliğinin modern dünyayı da kapsayacak şekilde yıkıcı etkilerinin olacağı düşüncesi, dünya üzerinde kendisine sürdürülebilir bir yaşam ortamı yaratmaya çalışan insanoğlunun ortak aklını yeni bir dünya düzenine ve çözümüne sevketmektedir.

Yalnızca bu vasfı ile bile, iklim değişikliği insanoğlunun felaketi olmaktan çok, kurtuluş reçetesini yazmasına neden olacak – gelmiş geçmiş yaşadığı en sert sorunu olabilir.

İklim değişikliği – dünyanın buluşma noktası

Birleşmiş Milletler tarafından Eylül 2000’de resmileşen Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden (BM-BKH) başlayarak, global çapta açlık ve yoksulluk mücadele ile kalkınmaya yönelik küresel işbirliği anlayışı bugün daha ileri ve anlatımı net bir noktaya taşınmıştır. BM-BKH, yayınlanmasını takiben ilk on yıl içinde, dünyada yaşanan çok sayıda lokal ve yaygın katastrofik olay nedeni ile ihtiyacı olan yaygınlığa ve etkiye sahip olamadı. Bu başlık altında yapılan girişimler ya hiç başlayamadı, ya da başlayanlar gerekli katılım sağlanamadığı için sonuçsuz kaldı. Elbette ki, az sayıda da olsa, küresel çapta başarılı olanlar oldu. Ancak bunların da hedeflenen değişimi sağlaması mümkün olamadı.

Hatırlatmak gerekirse, BM-BKH sekiz ana başlık ile gündeme gelmişti. Bunlar;  (1) Aşırı yoksulluğun ve açlığın yok edilmesi, (2) Evrensel ilköğretimin sağlanması, (3) Cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi, (4) Çocuk ölüm oranının azaltılması, (5) Anne sağlığının iyileştirilmesi, (6) HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi, (7) Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve (8) Kalkınmaya yönelik küresel işbirliğinin geliştirilmesi.

Dikkat edilirse, bu birinci BM girişiminde hakim ekonomi ve siyasanın, iklim değişikliği, tarımsal eşitlik, barış ve adaletin tesisi gibi konulara çok değinmediği; sorunların dünyanın güçlü bir kısmının diğer güçsüz bir kısmının açlığını – karın tokluğu seviyesinde – gidermesi yaklaşımına sahip olduğu görülecektir. Ancak bu politika çok da uzun ömürlü olamadı.

Son beş yıllık süreçte yapılan çalışmaların sonucunda ise; yine BM önderliğinde – bu sefer iklim değişikliği ana başlık olacak şekilde – Eylül 2015’de Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (BM-SKH) yayınlandı. BM-SKH selefinden farklı olarak onaltı eylem ve bir işbirliği olmak üzere onyedi başlıktan oluştu. Bunlar; (1) Yoksullukla mücadele, (2) Sıfır açlık, (3) İnsan sağlığı ve refahı, (4) Eğitim kalitesi, (5) Cinsiyet eşitliği, (6) Temiz ve sağlıklı su, (7) Ucuz ve temiz enerji, (8) Güvenilir iş ve ekonomik gelişim, (9) Endüstrileşme, altyapı ve yenileşim, (10) Eşitsizliğin azaltılması, (11) Sürdürülebilir şehirler ve toplumlar, (12) Sorumlu tüketim ve üretim, (13) İklim değişikliği ile mücadele, (14) Denizlerin ve su kaynaklarının korunması, (15) Ekosistem ve biyoçeşitliliğin korunması, (16) Barış, adalet ve güçlü yapılanmalar ve (17) Sürdürülebilirlik hedefleri için işbirlikleridir.

Bu ikinci girişimde ise, BM’in dünyanın kritik ve yıkıcı sorunlarını iklim değişikliği başlığında formüle ettiği ve çözümün aslında ekonomik ve siyasi olmaktan çok insanoğlunun sürdürülebilirliği başlığında ele alınması halinde sağlanabileceği yaklaşımına sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Sürdürülebilir tarım için – Türkiye’nin yapabilecekleri

Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Türkiye’nin dünya tarımı için de aynı önemde eşit bir üretim habitatı olarak ele alınması ve dünyanın beslenmesinde önemli bir aktör olarak konumlandırılması kritik önem taşıyan bir konudur. Bunun için ise; Türkiye’nin birinci sıradaki konusunu tarım üreticisi nüfusunu korumak oluşturmaktadır. Türkiye gibi bir coğrafyada, tarımsal üretimi yalnızca endüstriyel tarım ile sınırlandırmak, büyük çiftçilik projeleri ile geliştirmek çok akılcı bir tercih olmayacaktır.

Türkiye’nin, tarımsal açıdan üretken ve tarımsal gelir ile geçimini sağlayan yaygın bir nüfusu oluşturması ve koruması, ürün ve üretim çeşitliliğini bu zenginlik içinde artırması öncelikli bir politika olarak oluşturulmalıdır. Bunun için, tarımsal nüfusun birim üretim başına gelirinin gerek iç gerekse de uluslar arası pazarda korunmasına yönelik çalışmaların desteklenmesi, uluslar arası pazarın eşitlikli gelişimine olanak sağlayacak her türlü girişimi destekleyen aktif bir siyaset yürütülmesi gerekmektedir.

Dünyanın sürdürülebilir biçimde beslenmesi konusunda, başarısızlığa mahkum olacağı bugünden belli olan ve hakim ekonomiler tarafından zorlanan endüstriyel tarım anlayışının ve tarımsal ürün fiyatlarını – tarımdan geçimini sağlayan küçük/orta ölçekli üreticinin ayakta kalmasına olanak sağlamayacak şekilde – aşağılarda tutan pazar anlayışının ıslah edilmesine yönelik çalışmalara ivme kazandırılması gerekmektedir. Bu geçiş sürecinde ise Türkiye’nin, tarımsal nüfusunun ayakta kalmasını sağlayacak destekleyici politikalarını daha etkin olarak hayata geçirmesi gerekmektedir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin gelecekte var olmalarına olanak sağlayacak en önemli ekonomik üretim alanının tarımsal üretim olacağının unutulmaması gerekmektedir. Bu üretim ise ancak ve ancak, tarımsal üretimi kendisine geçim alanı olarak seçen bir nüfus tarafından ayakta tutulabilecektir.(2)

(1) Dünya Tarım Tarihi, M. Mazoyer – L. Roudart, Epos Yayınları, 2009 Ankara.

(2) Yazının bir bölümü KalDer Önce Kalite Dergisi (Ekim-Kasım 2016) sayısında yayınlanmıştır.

Gelecek Yazıları (V) – 1950’den beri ilk “gerçek seçim” ve sonrası…


Sözün sonunu baştan söylemekte yarar var. Bir seçmen olarak yarın (10 Ağustos 2014) sandıkta kime oy vermek istiyorsanız ona oyunuzu verebilirsiniz. Baskı hissetmeyin. Vicdanınız rahat olsun. Çünkü, yarın seçiminizi işleyeceğiniz oy pusulasında yer alan üç aday da gerçek.

Gerçek parti sayısı

Bir ülkede seçmen sandığa gittiğinde nasıl bir oy pusulası ile karşılaşmalı? Oy pusulasında yer alan parti sayısının, ülkenin genel siyasal yapısı ve içinde bulunduğu durum ile bir ilişkisi var mıdır? Dünya’nın otuzaltı demokrasisini inceleyen Arend Lijphart bu soruların yanıtını sorguladıktan sonra şöyle bir sonuca ulaşıyor. Bir ülkede bulunması gereken parti sayısı ancak o ülkenin birleştirilemez gerçek sorun sayısı kadar (ya da an çok bundan bir fazla) olabilir.

Türkiye’nin Osmanlı’dan itibaren başlayan siyasal tarihinde, gerçek ve birleştirilemez sorun sayısının iki veya üç olduğu, buna göre de gerçek ve toplum nezdinde karşılığı olan (yani geçerli oy stoğu olan) iki veya üç partili bir altyapıya sahip olduğu görülecektir. Osmanlı’nın son döneminde, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve ilk demokratik seçimler olarak sayabileceğimiz 1950 seçimlerinde de Türkiye’de parti sayısının ana sorun sayısı kadar olduğu görülebilir.

Bugün Türkiye üç ana sorun ekseninde toplanan bir seçmen yapısı ile seçimlere gitmektedir. Kendi yaşam tarzına ve ekonomisine uygun bir Türkiye yaratmaya çalışan “Müslüman Demokratlar”, Cumhuriyet’in temel ilkelerini korumaya çalışan ve alışageldiği her türlü sosyal ve kamusal yapıyı korumaya çalışan “Cumhuriyetçi Muhafazakarlar” ile özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda merkezi otoritenin baskısı ile mücadele eden Kürt halkı ile kendi dışlanmışlığını bu halkın demokratik mücadelesine eklemleyen “Sol Demokratlar”. Elbette bu üç sorunu önemseyenlerin ve yarınki seçimde tercihini ifade edeceklerin dışında kalan ve Türkiye’nin mevcut demokratik sisteminde kendisini ifade etmelerinin mümkün olmayacağını düşünen kesim. Bu son grubun yarın vicdani bir mücadeleden çok, oy vermenin bir gereklilik ve (özellikle de bu seçim özelinde) vatani bir vazife olduğunu düşünenler ile gelecek günlerde yapacakları derinlikli (!) sohbetleri sorun olarak gördükleri de aşikardır.

Türkiye’nin seçimleri…

Türkiye’de 1950’den itibaren yapılan seçimler Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bağlamında sadeleştirilerek incelendiğinde aşağıdaki grafik ile karşılaşmaktayız.

Pic1

Grafik incelendiğinde Türkiye’de Demokratların oy stoğu (logaritmik analizde) 50 bandında değişiklik göstermezken, Cumhuriyetçilerin oylarının ise 10 puanlık düşüş ile 50’den 40’a gerilemiştir.

Türkiye’de özellikle 1980’de yaşanan sağ darbeden sonra, Türkiye’nin Cumhuriyetçilerinin (ayrışan ya da tüketilen Türk solundan kopartılması ile) dikkate değer bir erime yaşadığı görülmektedir. Bu darbeci zihniyetin vicdani ancak kaba ayarının ise ancak kısa süreli bir manipülasyona neden olduğu ancak hiçbir şekilde Demokrat oylara etki edemediği de yine grafikten rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

Bundan hareketle, çok basit bir yaklaşım ile 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Demokratların %50, Cumhuriyetçilerin %40 ve sistem tarafından dışlananların ise %10 alacağı söylenebilir. Ancak Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum incelendiğinde ise sonucun bu kadar basit bir şekilde gerçekleşmeyeceği dikkate alınmalıdır.

Seçim senaryoları…

1950 seçimlerinden başlayarak (yerel seçimler de dahil olmak üzere) Türkiye’nin son yirmiyedi seçimi incelenerek masabaşı bir analiz ile ise aşağıdaki tablo ile karşılaşmak mümkün görülüyor.

Senaryo-2

 

 

Peki neden Senaryo-2? Çünkü yarın, Türkiye henüz hazır olmadığı bir seçim yaşıyor olacak. Türkiye gerçek ayrışmasını ondan saklamış olduğu “çok partili” ve uzun süreli bir dönemin ardından (tıpkı paradan altı sıfır atılması gibi) gerçek sorun sayısı kadar adayın (partinin) olduğu bir seçim ile karşılaşacak. Çok yakın tarihte 20’nin üzerinde partinin olduğu bir seçim ve oy pusulasından, yalnızca 3 adayın olduğu bir seçime geçiş…

Peki Senaryo-1 nedir? Türkiye’nin normal şartlar altında aşağıdaki gibi bir sonuç ile karşılaşması beklenebilir.

Senaryo-1

Her koşulda seçim sonucunun değişmiyor olması, makus bir talih değil, Türkiye’nin gerçek durumunun bir özetidir aslında.

Türkiye’nin bu bahsettiğim gerçek durumunun ne olduğunu, bu gerçekliği belirleyen parametrelerin neler olduğunu ise (seçim sonuçları bu şekilde oluşur ve yüzüm tutarsa) sizlerle paylaşacağım.

Gelecek Yazıları (IV) – Bugünden yarına çapulcuların “esas” meselesi


#direngeziparkı, bugün verdiği ve yarın vermek zorunda olacağı iki mücadele arasında sıkıntılı bir dönemi yaşamaktadır. “Gençler” olarak tanımlanan bugünün direnişçileri, iki mücadele arasında nefes alırken, fikir ve fikrine adres üretme sorununu nasıl aşacağını tartışmak zorunda kalacaktır.

Bugün : Gazlı-sazlı var olma mücadelesi

Bugün, Taksim Gezi Parkı’nda gençlerin ne istediğine dair çok sayıda görüş paylaşılmaktadır. Taraf ya da karşıt dahi olsa neredeyse tamamında doğruluk payı bulunmakta, bu görüşlerin ortak paydasında ise gençlerin en temelinde “özgürlük” istediği üzerinde bir konsensus sağlanmaktadır.

Yaşanan ve adı Hükümet tarafından – “vandalizm”, “marjinal grupların kalkışması”, “muhalefetin sandık dışı arayışları”, “dış mihrakların (düşmanlarımızın) oyunu” ve benzeri olarak – konulmuş olan şiddet içeren unsurları dışarıda bıraktığımız halde, radikal bakışların dışında neredeyse halkın (haberdar olan kesiminin) tamamı tarafından gençlerin bu hareketi olumlu dahi karşılanabilmektedir.

Ses tonundan arındırılmış olarak, Başbakan’ın konuşmaları dahi incelendiğinde “iyi niyetli, samimi ve çevre duyarlılığına sahip” bu genç kesim, toplumsal alanda “kabul görmüş” (mealen reddedilemez ve yok sayılamaz) durumdadır. “Marjinal gruplara Devlet en sert şekilde dahi olsa yanıtını versin ama, aman bu çocukların burnu dahi kanamasın” denilen bir atmosferde olduğumuz gerçektir. Bunu biz de isteriz elbette ancak, çocuklarımızın değil burnunun kanadığı, artık artan şiddet ile can verdiği günlerde yaşamaktayız.

Peki gençler hangi faturanın bedelini ödemektedir? Daha da önemlisi neden ödemektedir ve ödediklerinde hem Türkiye hem de onlar ne kazanmış olacaktır? Bu gençler suya yazı mı yazıyor, yoksa Türkiye’de bir şeyleri mi değiştirecekler? Evet, değiştirecekler.

Gezi Parkı hareketinin – yalnızca eylemcileri için değil – tüm aktörleri için, amacı ve olası çıktıları eylem boyunca artış göstererek bugünkü noktasına geldi. Kaba tabiri ile kervan yolda düzüldü. Bugün içinde bulunduğumuz açmaz, aslında hareketin bir eyleme yüklenemeyecek kadar çok anlam yüklenmiş olmasından da kaynaklanmaktadır.

Şu anda, hareketi devam ettiren gençlerin, Topçu Kışlası yapılmayacak denilmesi halinde evlerine döneceklerini söyleyebilir miyiz acaba? Samimi bir tahlil yaptığımızda meydanı dolduran yüz binler veya onları evlerinde izleyenlerin kaçı için Topçu Kışlası anlam ifade etmektedir? Hatta Başbakan için ne ifade etmektedir, bu gelinen noktada?

Bu kolaycı veya yüzeysel bir analiz değildir. Bu bir “esas” sorusudur. Bu herkesin kendi kodlarını yüklemeye ve empoze etmeye çalıştığı eylemin asıl sahiplerinin kimler olduğunun da sorgulanmasına neden olmaktadır.

Gençlerin, var olmak ve var sayılmak mücadelesine – tüm geçmişi ile bir kurumsal yapı olarak – Devletin kendisi ve halkı ile hesaplaşma mücadelesi karıştığı andan itibaren, bir daha bunu ayrıştırmak neredeyse imkansız hale geldi. Meydanın, bu gençlerin doğum tarihlerinden, çok eskilere dayanan putlaştırılmış yan anlamlarının hepsi birden uyanıverdi. Görünen o ki bu hesaplaşmanın, eski kodların sahiplerinin geri çekilerek, amaç ve talepleri yeni Türkiye’nin gençlerine bırakmaları da uzun bir zaman alacaktır.

Bugün meydandaki gençler, nasıl ki herhangi bir Osmanlı Padişahının metinlerini çözemez, latin alfabesi ile yazılmış olsa da Atatürk’ün Nutkunu kendi ağzından çıktığı hali ile okuyabilse de anlayamaz halde ise, çok değil iki kuşak öncel abilerinin dillerini de içselleştiremez konumdalar. Bu kimine göre doğal, bana göre ise trajik bir durumdur.

Tarih ile hesaplaşma kabiliyetleri çoktan ellerinden alınmış olan gençler hareketlerini bugüne ve samimi özgürlük kodlarına çekmeye çalıştıkça, bunun karşılığını ne toplumdan ne de Devlet’ten görememektedirler.

Meydana bakan gözleri ile, Devlet yalnızca “marjinal gruplarda ve bayraklarda” eski kodlarının karşılıklarını okurken, gençlerin taraftarları da Devletin müdahalelerinde sayısız kez tecelli eden antidemokratik uygulamaları aramaktadır.

Devamla : Köhneleşmiş kodlar mücadelesi

Esasen, gençler (ve onları gerçekten anlayan veya en azından anlamaya çalışan bir avuç insan) haricinde herkes, meydanın karışmasına ve Türkiye’nin antidemokratik tarihinin üzerine inşa edildiği köhneleşmiş, kendini bugüne taşıyamamış ve dokunulması tabu kabul edilmiş kodlarının korunmasına odaklamıştır.

Oysa ki kodlar değişmiştir, dil değişmiştir, güzel bir dünya için gelecek hayalleri değişmiştir. Bu ne yalnızca teknolojinin ilerlemesi, ne sosyal medyanın gücü, ne de örgüsü doğaldan daha doğarken ölü olduğu bilinen yeni ve yapay hale kaymış şehir mimarisi yüzünden olmuştur. Bu olmuştur!

Türkiye 54 ilinde, üçte biri İstanbul’da olmak üzere, toplam 300 AVM olan bir ülkedir artık. AVM fenomenini doğduğu günden beri yaşayan bir gençliğin, bu fenomeni topyekün reddetmesi istese de mümkün değildir. Ancak bu durum, yine aynı gençliğin çevresel hassasiyeti olmadığı anlamına da gelmez elbette. Hatta çevresel hassasiyetlerinin bir kuşak öncellerinden daha yüksek olduğunu da kabul etmeliyiz.

Gençlik, AVM’lerin içine doğmuş olabilir. Ancak onların doğalı olarak tanımlayabileceğimiz bu durum; aynı gençliğin, AVM’lerin ya da daha net bir ifade ile ilişkiler sistematiği manipule edilmiş “yapay şehirleşmenin” mimarları veya istekli kullanıcıları olduklarını, fütursuz bir rahatlık içinde kabul etmemizin gerekçesi olamaz.

Gençler, bugün bu yapay ve insanın doğallığının dışında biçimlenen her türlü (ekonomik, sosyal, kentsel) mimari garabeti içinde çıkış yollarını ve güzel geleceklerinin tohumlarını aramaktadır.

Gençler bugün – aslında – Topçu Kışlası’nın yapılması isteğinin de, yapılmasına karşı olunması direnişinin de “kendisine ait olmadığını” bilecek bilinç düzeyine yükselmektedir. Yapılsın mı diyorum? Ben, tüm çevresel haklı karşı çıkşları da anlamak kaydı ile,  yapılmasın da demiyorum. Ben, yalnızca bu hararetli tartışmanın zemininin kokuşmuşluğundan ve bu kokuşmuşluğun meydandaki gençlere ait olmamasından bahsediyorum.

Bu noktada, yaptığım çözümlemenin, meydanın ve hareketin tüm yan anlamları ve yaşanmış somut göstergeleri ile (hem de her iki tarafca da, hatta gençler katında dahi) büyük ölçüde reddedileceğinden eminim. Ancak, yukarıda ipuçlarını vermeye çalıştığım “esas”a ait olmayan; evrensel boyutu ile “insan olmaya” zerre yaklaşmayan her türlü, rüzgara kapılmış analizi şahsım adına yeniden düşünmemiz, hem de felsefi boyutu ile düşünmemiz gerektiğini belirtmek istiyorum.

Türkiye’de bugün yaşanan, ne karmaşık bir iktidar mücadelesi, ne akil bir iktidar manipülasyonu, ne global ekonomik sistemin veya onun lobilerinin, ne sosyal medyanın karinesi, ne de o çok meşhur marjinal grupları ortaya çıkartarak bertaraf etmenin ürünüdür. Hem hiçbiri değildir, hem de hepsidir. Bugün Türkiye’de yaşanan hareket, ne sosyoloji, ne psikoloji, ne de (kendisi büyük bir yalan olan) ekonomi biliminin konusudur. Maslow “elinde çekiç olan kişi her sorunu çivi olarak görür” demiş.

Bir not olarak, uzak gelecek…

Bugün Türkiye’nin (bana sorarsanız dünyanın) ortak bir akıl yürütmeye, onbinlerce yıl süren medeniyetini yerle bir eden, geçmiş ikiyüz yıllık tarihine – tüm kodları ve hesaplaşmalarından arınmış olarak – yeniden bakmaya ihtiyacı vardır.

Bugün Türkiye’de düşünen insanlar – ne yazık ki kendi disiplinleri ile sınırlı olmak kaydı ile – bu hareketten ders çıkartılması gerektiğini söylemektedir. Benim tesbit edebildiğim kadarı ile (bu yoğunlukta kaçırdıysam özür dilerim) çok az sayıda insan meydanın da ders çıkartması gerektiğini belirtmektedir. Dersi çıkartalım elbette, bu yaklaşım ile hiçbir sorunumuz olamaz. Ancak bu dersi alırken, okullarda bizlere öğretilen her türlü aracı kullanarak bir sonuca ulaşmaya çalışacak isek durumumuz gerçekten içler acısı olur.

Bugün insan olarak tek ve yegane ihtiyacımız düşünmektir. İnsanoğlu olarak düşünmek. Çok eskilerde bıraktığımız saf düşünce ile yolunda yürüyeceğimiz bir yoldayız. Ancak bu sihirli bir değnek değildir. Düşünerek ne meydandaki hareketi durdurabilir ne de Topçu Kışlası’nın akıbetine karar verebiliriz. Ancak bir kez daha, yaklaşık bin yıl sonra bir kez daha, o en önemli kabiliyetimizi, düşünme kabiliyetimizi kullanmaya – hem de inanarak başlar isek, geleceğimizi yeninden inşa edebiliriz.

Biz ne Türkiye olarak ne de dünya olarak yok olmak ve acılar içinde bir gelecek yaşamak zorunda değiliz. Bu insanoğlu olarak bizim kaçınılmaz sonumuz değildir.

Biz ne (yapay mimarinin tecellisi olarak) AVM’lerle doldurulmuş şehirlerde yaşamak, ne (eski bir nüfus teorisinin aşkın tesbitleri ile) nüfusumuzu arttırmak, ne (dünyanın başarı kodları bu diye) ilk yirmi ekonomi arasına girmek, ne de (gerçek doğa için hiçbir anlam ifade etmeyen büyük saksılar olarak) şehirlerin yalan parklarına sahip olmak zorunda değiliz.

Biz insanoğlu olarak, insanlık tarihimizin fikir üretenlerini, bugünü dünden görenlerini ve bize aklı işaret edenlerini yeniden bulmak ve onların bize ne dediğini anlamak zorundayız.

Gelecek Yazıları (III) – Çapulcuların ihtiyacı : Bir partiden fazlası!


#direngeziparkı hareketinin, bildiğimiz partilerden daha fazlasına ihtiyacı olduğu ortada. Ancak, hareketin destekçileri de görmektedir ki, fikri ve siyasi manada – ne yazık ki – Taksim’in kıyısında unutulmuş olan “Gezi Parkı”ndan başka, amaç ve gelecek hedeflerinin somutlaştığı ve karşılığını bulduğu, başka bir adres bulunmamaktadır.

Bir adres olarak, Taksim ve “Gezi Parkı”

Taksim Gezi Parkı, bugün için, ne yazık ki, yalnızca bir adrestir. Türkiye için her zaman farklı anlamlar ifade eden ve geçmişimizin hep karanlık sayfaları ile anımsanan Taksim Meydanı, yeniden ve yepyeni bir adreslemeye daha sahip oldu. Türk solu da yine yıllarca, birçok iktidara neden Taksim’e çıkmaya çalıştığını anlatmaya çalıştı. Türkiye’nin geçmişi ile hesaplaşmasının en yoğun mekanlarından birisi olan Taksim ve çevresi bugün yepyeni bir anlam daha kazandı.

Peki nedir bugünün yeni adreslemesi? Türkiye’nin (yeni ötekisi konumundaki) yüzde elli, geleceğinin inşasına olanak sağlayacak fikri hareket ve demokratik örgütlenme olgunlaşmasını “Taksimin Gezisi”nde aramaktadır. Özgürlüğü burada yaşamakta, birleşmeyi ve birlik olmayı burada resmetmetmekte, medyasını burada tesis etmeye, sesini ve temsilcisini buradan çıkartmaya çalışmaktadır.

Bu nedenledir ki, bu yeni halk hareketinin destekçileri, mantıkları “bir gün bu barikatları kaldırmamız gerekecek” dese de duygusal anlamda parkı ve etrafını terk edememekte, Taksim’e (veya bu hareketi ifade eden Türkiye’nin diğer şehirlerindeki benzer adreslere) gitmedikleri günlerde kendilerini eksik hissetmektedir.

Samimiyetle ve yalın halde bir ideoloji olarak (yani, şiddet eylemleri ile karıştırılmamak ve her türlü otoriteyi red eden, otonom bir toplum yapısı kurma hedefi olarak tanımlanmak kaydı ile) anarşizmi kastedenlerin dışında kalanlar için, Taksim Gezi’deki eylemi sınırsız süreli olarak devam ettirmek romantik bir yaklaşım olmaktadır. Bu romantizm, Taksim Gezi’yi bir eylem meydanından modern bir agora’ya çevirme gayretinde kendisini göstermektedir.

Taksim Gezi bugün, esas başlangıç amacı ile tanımlanamayan ve tüm bir halk birikimini – temsil edilememiş olma yükünü – üstlenmiş bir eylem olarak tarihe geçmektedir. Bu temsil edilememe durumunun en somut çıktısı ise, aynı parkın içinde son günlerde kurulmuş olan Halk Meclisi’dir. Ancak kabul edileceği üzere bu halk meclisi dahi, formatı baki kaymak kaydı ile, kurumsal ve çıktısı “ses” olabilecek bir yapıya kavuşabilmelidir.

Nereden geçiyoruz? Neredeyiz?

Bugün yaşanan halk hareketi (evet, tüm eklemlenmelerine rağmen bunun çıkışı itibari ile yalın bir halk hareketi olduğunu düşünüyorum) yarın yepyeni talepler ile karşılaşacaktır. Ancak bu talepler dışarıdan değil kendi içinden çıkacaktır elbette. Kendi kendine ve kendisinden!

Taksim Gezi yarın felsefesini, fikriyatını ve taleplerini netleştirecektir. Bugün, kah kendi içindeki – şirinler köyü – espirisi, kah karşıtının söylemindeki – çapulculuk – küçümsemesi ile eleştirilen bu birleşim, kendi kodlarını oluşturmak zorunda kalacaktır.

Taksimin halk meclisinde; seçim barajının yüzde bire indirilmesini isteyen adam (neden kaldırılmasını istemediğini anlamadım!), kendisini Türkiye’deki herkes olarak tanımlayan kadın (ki kimliksizlik ideal bir durum değildir), eğitimin yeniden ele alınmasını söyleyen genç (ki bu durum için Amerika’daki uygulamaları, yani bir Devlet mekanizmasını önermektedir) ile tüm halkı fikirlerini açıklamaya davet eden Meclis oturum başkanı (ki bu da kurumsal bir yapı arayışıdır) yarın tüm bu isteklerini ortak bir zeminde paylaşma durumu ile karşı karşıya kalacaktır.

İnsanın içinde bulunduğu zamanı (hem de içinde yaşıyorken) tanımlamaya çalışmasının ne kadar zor, tanımlamasının ise ne kadar riskli olduğunu biliyorum. Ancak hepimiz sonuçta, kendi tarihimizin birer parçasıyız ve bir anlamda bu parça olma halinin sorumluluğu ile de fikrimizi ve tesbitlerimizi yazmak zorundayız. Başımıza gelebilecek en kötü şey ise – zararı yalnızca kendimize olmak kaydı ile – tesbitlerimizin yanlış çıkması olacaktır. Ancak, İÜ BYYO’ya girdiğim yıl basın tarihi dersimize gelen saygın bir hocamızın sözleri halen kulağımdadır. Bu hocamız “bir gazetecinin saygınlığı, çekinmeden dönemini anlatmasından geçer; ustalığı ise otuz yıl sonra söylediklerinin doğruluğu ile ölçülür” demişti. Belki araştırmacılar için de, durum böyledir.

Bu yaklaşımdan hareketle, Türkiye’nin, tarihinde kayda geçmeye namzet, otuz yıllık bir dönemi yaşadığını belirtmek isterim.

Faz (1) – Hesaplaşma (kiminlerine göre iade-i itibar ve altyapı) dönemi (2003-2013),

Faz (2) – Toplumsal kodlar değişikliği (veya asgari müşterekler ve olgunlaşma) dönemi (2014-2023) ve

Faz (3) – Türkiye için (yeni) Demokrasi 2.0 dönemi (2024+) olarak tanımlayabiliriz.

Şu anda henüz başında bulunduğumuz ikinci faz; son üç gündür ifade etmeye çalıştığım gibi, yaşadığımız – yüzde ellilik – halk hareketinin, adresini arayacağı (ve bulacağı), bu adrese gelenler ile ortak bir zemin yaratarak uzlaşmaya çalışacağı, yüzde birlik oranlarda dahi olsa bu adreste kendisini temsil etmeye çalışacağı bir süreç olacaktır.

Günümüzde yaşadığımız en büyük sorun ise bu adresin henüz ortada olmamasıdır. Taksim Gezi’de ve tüm uzantılarında partizan (olumsuz kullanmıyorum bu kelimeyi) altyapısını ve belki de aktif delegasyonunu oluşturan bu yeni (ve henüz tabelası olmayan) yapılanma, henüz sıfır noktasındadır. Yarın bu yapılanma bugün cari olan bir parti ile kendisini ifade etse dahi, özünde bu tesbitim geçerli olacaktır. Çünkü bu durumun gerçekleşmesi halinde dahi, bu olası parti ne delegasyon mantığı, ne temsiliyet anlayışı ne de siyaset tarzı ile bugünkü halinde olmayacaktır. Bu tesbitime bugün parlemento içindeki ve dışındaki tüm partiler dahildir.

Yaklaşan sancılı süreç : Birleşme!

Bugün Türkiye’nin öteki yüzde ellisinin önündeki en zor aşama, meydanların ardından yaşayacağı birleşme sürecidir. Meydanların biraraya getirdiği heterojen yığın; özgürlük, eşitlik, birbirine üstün olmama, herkesi anlayışla karşılama, hatta karşıt yüzde ellisini sahiplenme düşüncesini, yani farklılıkları tolerasyon kabiliyetini, alkışlar arasında dışarıya anons ederken, meydan dışında veya kendi iç hesaplaşmasında “ama”larını sıralamaktadır.

Samimiyetsizlik mi? Kesinlikle hayır. Bu, daha bugünden başlayan bir iç hesaplaşma, asgari ortak zemin belirleme, müşterekler listesi oluşturma ve farklılıkların dozajını ayarlama sürecidir. Birleşme, kendi iç demokrasisinin yapısını oluşturmaya, gelecekteki işleyişinin kurallarını belirlemeye ve olası örgütsel yapısının temel değerler sistematiğini ve ilkelerini tanımlamaya başlamıştır.

Ancak bu süreç, halk geneline yaygınlaşma (yani yığınsal katılım kanallarının açılması) aşamasına geçişte, kurumsal bir yapının eksikliğini hissedecektir. Bu kurumsal yapı ise öncelikle, dağınık ama deneyimi ortak bir mekanizma olarak tezahür edecektir. Bugün meydanı oluşturan yapının tüm unsurları, var ise mevcut örgütlenmelerini yeniden gözden geçirecek, gerekirse renove edecek, yok ise de olmayan bu örgütlenmesini inşa edecektir.

İşte bu noktada, yeni yapılanmanın – tıpkı meydan gibi yığınsal olmasının – önündeki engeller olarak karşıtlıklar arasındaki farklılıklar ortak bir dil üretmek zorunda kalacaktır. Türk/Kürt karşıtlığı her iki tarafında da hesaplaşmasını yaşayacak, aşırı milliyetçi yaklaşımını yumuşatacaktır. Dinler arası anlayışlılık, boşvermişlikten önemseme seviyesine taşınacaktır. Liberaller ile devletçiler ortak ve hibrid bir ekonomik plan üzerinde uzlaşmaya varacaktır – ve bunun gibi daha nice ana başlıkta sorun romantizmden gerçeğe taşınacaktır.

Yarın yeni bir günde, Türkiye’nin ikinci ve üçüncü fazlarının araç gereçleri ve ihtiyaç listesi konusunda daha somut olasılıklar üzerinde durmaya çalışacağız.

Gelecek Yazıları (II) – Yüzde elliler nasıl oluştu?


#direngeziparkı “iyi niyetli” taraftarlarının, elbette kendi varoluşlarının sağlığı endişesini – ama samimiyetli olarak ve ondan daha da çok – tüm ülkelerine değin, dozu yüksek, kitlesel bir iç çatışma korkusunu hissettikleri ve kendilerine neyin bedelinin fatura edildiğini anlamaya çalıştıkları yeni bir gündeyiz. Bu durumu ve geleceği anlatmak ise, bugün belki dünden daha da zor olacak.

Bugün!

Gelişmelerden çekiniyor muyuz? Yarınımızdan? Doğal bir durum olsa gerek ki çekiniyoruz! Kiminin bu çekingenliği korku olarak dahi tanımlayabileceği toplumsal ve yaygın şiddete gebe bu ortamda, kim neden korkuyor?

İktidar > Tesadüfler zincirinin yarattığı – ama beklenmedik olmayan – bu sıkıntılı ortamda yakalanacak fırsatların kaybı ve bir çuval incirin berbat olmasından… (Çünkü, ne kadar hazırlıklı olsanız da toplumsal hareketlerin bir gün sonrasını hayal etmek – gerçekten – zordur! Zira korku, insani duygular arasında, yönetimi en zor olan duygudur. Hele ki bu bireysel duyguyu, daha da katlanmış hali ile bir toplum yaşıyorsa.)

#direngeziparkı “iyi niyetli” taraftarları > kol kola olduğu herkesin kendisi ile aynı amaca sahip olup olmadığından emin olmamasından… (Çünkü, bu samimiyetli insanların neredeyse tamamı Türkçesi #diren… olarak başlayan TT’lerin, yabancı dil karşılıklarının neden #resist… veya #free… yerine #occupy… olarak başladığını anlayamamaktadır.)

Partiler > dün tesbitini paylaştığım toplumsal reddediş ve tasfiyenin gerçekleşmesinden… (Çünkü, sokaktan merkeze dönüldüğünde, bugün için saklanan ‘ihtiyaç halinde camı kırınız’ kutusundaki defterlerin boş olduğu görülmüştür!)

Örgütler > yakalanan bu leziz ortamın halk desteği çekilmiş olarak yalnızlaştırılmasından… (Çünkü, Cumhuriyet öncesi, yani asli kodlarda yer alan doğu – ve Osmanlı – tipi özgürlük kodlarının batı tipi bir isyana hiçbir şekilde olanak sağlayamayacağı bilindiğinden!)

Silahı elinden alınmış muhafazakarlar > bu belki de son fırsatın uçup gitmesinden… (Çünkü, bu meydanlardan bir daha hiçbir şekilde “gelin bizi kurtarın” sesleri yükselmeyeceği anlaşıldığından!)

Ve benim için en önemli unsur olarak;

Halk > Her şeyden! (Çünkü bu iyi niyetli halkın yegane varlığı – ne yazık ki çok kısa süreler sahip olduğu, ama iyi ama kötü – toplumsal uzlaşma ve huzur ortamıdır!)

Elbette ki Türkiye’nin bir sonraki demokrasi fazına geçişinin arife bir korku dönemine ihtiyacı yoktur. Türkiye, düşünce ile, fikir ile, medeni hesaplaşmalar ile eteğindeki taşları dökme gücü ve basiretine sahiptir. En azından, bugünün gençliği buna bir olanak tanınmasını hak etmektedir.

Yüzde ellinin, meşru zeminden çapulculuğa giden yolu…

Aslında Türkiye, bugün Devletinin ölçüsüz uygulamaları ve tartışmalı beyanatları ile ikiye bölünmedi. Türkiye zaten çoktan, ikiye bölünmüştü. Kaldı ki bu bölünmüşlük modern hiçbir toplumda bir tehdit unsuru olarak algılanamaz. Zira toplumun, ortak ulusal hedefleri olmakla birlikte, en az iki farklı görüşe (hatta mümkünse daha fazlasına) bölünmüş olması bir çarpıklık değildir. Ancak hepimiz biliyoruz ki, biz bu doğal durumu, sözde akademisyen rektörlerinin bile “anlayamadığı” bir toplumda yaşamaktayız.

Ülkemizde bugüne değin, kendi içinde (yapay ve gerçek dışı) bir antogonizma yaşayan tarafı asgari müştereğini belirlerken, kendi karşıtını da oluşturduğu, bir süreç yaşandı. Bu, henüz toplumsal olarak hazır olmadığımız ve kendimizce çarpıklık olarak tanımladığımız durum, özellikle 80 sonrası dönemin kimi koalisyonlarında da kendisini gösterdi.

Daha önce birçok kez örneği yaşanmış olmakla birlikte, özellikle, 2001 yılının Şubatında dönemin Cumhurbaşkanı’nın yüzüne Anayasa kitapçığı fırlattığı bu antogonist birleşme gayretinin siyasal kanadı, o gün, meşru zeminde işinin karşıt yüzde elliden ne denli zor olduğunu anladı aslında.

Anladı anlamasına ancak, bu konuda ne fikri bir tartışma yaptı ne de bir çözüm arayışı içine girdi. Dönemin Cumhurbaşkanı ise yarı popülist, yarı refleksif bu davranışının, Türkiye’nin geleceğini nasıl bir yirmi yıl ötelediğinin (sanıyorum ki) farkında değildi. Faiz lobisi (!) mi ne yaptı? Anlaşılan, o zaman da vardı ki, bugün gösterdiği tepkinin aynısını gösterdi elbette.

Elbette ki, o dönemde vesayet en aşkın dönemlerinden birini yaşıyordu yine. Üstüne üstlük bu bir araya gelmeye çalışan yapı, kendince ayrı ayrı bu vesayetin koşulsuz taraftarı konumunda – ya da en azından kendisini öyle tanımlamak zorunda iken. Diğer tarafta ise karşıt yüzde elli, zorunluklu tarihsel bir fırsatla bugünün #direngezi’sinin – belki şiddetsiz – ama aynı derecede baskıcı kendi #direntayyip dönemini yaşıyordu.

Sonrasında ne mi oldu? Geçen zamanda siyasal arenada, o ilk Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile aynı kodlara sahip olan taraf, 2003’ten başlayarak – kendi ifadesi ile – çıraklık, kalfalık, ustalık dönemlerini, aldığı halk desteğinin de rüzgarı ve tüm ihtişamı ile yükselişini yaşadı.

Buna karşın, yüzüne Anayasa fırlatılan antogonist birleşme ise – aynı kodları kullanıyor olduğu halde – birbirinden uzaklaştı, halkından koptu ve küçük sandık ve sandalye hesaplarına boğuldu. Kesinlikle kendi performansından kaynaklanmayan doğal süreçler ile elde edilmiş küçük ve dar alanlı kalelerinin büyüsüne kapılarak, yaşananları bir yükseliş ve geri dönüş olarak yorumlamaya başladı. Oysa ki yaşanan tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir çöküş idi.

Bu birleşmenin yaşadığı çöküş, Cumhuriyet mitinglerinin hemen ardından zirve noktasını yaşayarak geri dönülmesi çok zor bir noktaya gelinmesine neden oldu. İşte bu noktada bu birleşmenin iktidar etme hayalleri de, adres gösteremeden topladığı geniş insan kitleleri tarafından aynı miting meydanlarının derinliklerine gömüldü.

Hatırlayınız, bugünün on Taksiminden daha büyük ölçekli bu mitingler neticesinde halk, tarihinin en uzun oy pusulalarından birisi ile karşı karşıya kalarak, iradesini kedilerin dahi itibar etmeyeceği küçüklükte parçalara ayrıştırarak yepyeni bir sürece adımını attı. Daha sonra ise, acı verici büyük yalnızlık dönemi…

Bugünün yüzde ellisi, çok değil bundan on yıl öncesine kadar kendi adresini aradı, ittifakları takip etti, Erdal İnönü’yü özledi, bir belediye başkanını lideri ilan etmeye çalıştı ve daha nice yolları denedi. Ancak bu yüzde elli, bütün bu arayışları neticesinde, ne aradığı partiyi bulabildi ne de lideri. Gıpta ile izlediği karşıtının gelişimine bakarken, kendisini de aynı derecede temsil edecek meşru bir adres aradı. Ancak bulamadı. Sonuçta bu iki yüzde elliden birisi, adresi ve geleceği belirlenmiş bir dönemi yaşamaya başlarken, diğer yüzde elli ise çapulcu oldu.

Yarın!

Türkiye’nin bugünün ötekisi konumundaki yüzde elli, kendisine nasıl adres bulacak, bu adresi ona kim gösterecek? Henüz hiç kimse. Bu adresin gösterilebilmesi için (eğer ana hat gelişiminde dramatik bir değişiklik olmaz ise) Türkiye’de eksik olan bir kurumsal yapının gelişimi gerekmektedir. Bir şirket veya benzeri bir yapılanma olarak algılanmamak kaydıyla ve ancak siyaseten kurumsal bir yapı olarak – adı itibariyle pek de sevimli olmayan – lobiciliğin oluşması halinde öteki yüzde elli kendi adresine yönelecektir.

Dün de belirttiğim gibi, geçecek olan en az iki seçimlik süreçte – ancak olgunlaşacak – lobicilik yapısı Türkiye’nin iki farklı yüzde ellisinin dönüşümlü olarak ülkeyi iktidar etmesine olanak sağlayacaktır. Ancak bunun bir beklenti ve arzu olarak değil, bir ‘cari durum’ olarak algılanması gerekir. Yazıktır ki, böyle bir sisteme henüz hazır olmayan ve eski seçim geleneklerinden uazaklaşamayan seçmen nezdinde bekleneceği gibi; bu yeni sistem, Türkiye’de halk iradesinin önemli bir kısmını (en az yüzde yirmisini) parlamenter sistemde temsil kabiliyetinin dışında bırakacaktır.

Bu yeni durumda, gerek parlementer sistemin içinde gerekse de dışında kalacak her türlü iradi unsurun temsiliyeti – bedeli zaman içinde oluşacak piyasası tarafından belirlenmek kaydı ile – lobicilik müessesesi tarafından sağlanacaktır.

Bu noktadan itibaren halkın yalnızca tecimsel amaçlı lobi unsurları ile yaşamak zorunda olmadığını da belirtmek gerekir. Her konuda olduğu gibi lobicilikte de yaratılacak Türk tipi çözümlerin birer aktörü olarak siyasal arenada etkin olabilecek sivil toplum örgütlenmelerinin, yasal politik eylem oluşumlarının olgunlaşması ve temsil edecekleri irade unsurunun taleplerini bu yeni parti mekanizmasına aktarmaları mümkün olabilecektir.

Bunun için ise, bugünün öteki yüzde ellisinin, hem de geç olmadan, kendi yasal zeminini oluşturmasının gerekliliği ortadadır.

Gelecek Yazıları (I) – Bu meydandan yüzde elli çıkar mı?


#direngeziparkı, bir devrim değilse – ki değil – bu meydandan ne çıkacağını bugünden tartışmak oldukça güç elbette. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, güneydoğu sorununda mesafe kateden Türkiye, artık gerçek sorunlarını yaşamaya, geçmişiyle hesaplaşırken, gerçek sorunları ve geleceği ile yüzleşmeye başlamıştır.

Bugüne nasıl ve neden geldik?

Belki de en büyük sorunumuz; özellikle son otuz yıldır, Türkiye’nin tüm sorunlarının bastırılmış, belli bir soruna sıkıştırılmış olması; tüm ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik öncel göstergelerinin, bu adreslenen soruna bağlanmaya çalışılmış olmasıdır.

Türkiye’nin ekonomik durumu kötü ise sorun bellidir, sosyal sıkışmaları var ve temel hak ve özgürlükler rehinli ise sorun bellidir, siyaseti vesayet ve kültürel talepleri baskı altında ise yine bellidir sorun. Bu nedenledir ki, ne AB bizi içine almıştır ne de uluslararası itibarımız kalmıştır.

Çünkü en kolayı bu idi. Bu görünen tesbit o kadar rahat satılabiliyordu ki, tüm muhattapları ve mağdurları tarafından dahi bu sorun kabul edilmiş, buna göre yaşanılmış, talepler buna göre ötelenmişti.

Oysa ki, bilinçli ve sistematik bir uzlaşmazlık politikası ile yaratılan ve her gün kanla beslenen bu sorun; aslında esas sorunlarını düşünmekten, bunlara değin bir fikir üretmekten yoksunlaştırılmış, akıllı ve üretken örgütlenme kabiliyeti elinden alınmış – daha doğrusu kendiliğinden terketmeye ikna edilmiş – bir toplum profili yaratmak için etkin bir araç olarak kullanılmıştı.

Geniş kitleleri ile, düşünmekten arındırılmış ve tevekkel bir hayat tarzına evrilmiş bu toplum hamuru, artık her türlü ‘barışçıl modern’ yaşam tarzını sorgusuz kabule hazır olarak algılanmıştır. Yaşanabilir, çeşitli seviyelerde fiyatı belirlenmiş mimari özgürlük havuzundan, parasının yettiği kadarını almaya endekslenmiş topluma, aynı zamanda çeşitli yaşam tarzları da geniş bir yelpazede servis edilmişti. Toplum, artık dilediği yaşam tarzını çevresi duvarlarla ayrıştırılmış yapılanmalarda – villadan küçük bir daireye kadar çeşitli metrekarelerde satın alabilir hale gelmişti.

Ancak bu yeni mimarinin çeşitli kuralları da olmalıydı elbette. Sınıf anlayışından kategorizasyona taşınan bu yeni toplumun, başta ideolojik olmak üzere, kültürel farklılıklarına, gelir durumlarına ve hatta mesleki pozisyonlarına göre ayrıştırılması daha uygun olacaktı. Bu yeni mimaride, aynı şirkette çalışsa dahi bir ofis çalışanı ile onun müdürünün aynı apartmanda oturması, aynı mahallede yaşaması ve aynı AVM’ye gitmesi pek uygun olmayacaktı.

Size çok ilkel gelebilecek – hatta bazılarınızın kast sisteminden mi bahsediyor bu diyeceği malum. Hayır. Peki bunun antidemokratik olduğundan mı bahsediyorum? Hayır.

Aslında, yeni dünya sisteminin yeni demokrasi ve huzurlu toplum anlayışına taşınmaya çalışılan bir toplumun, yeniden inşasından bahsediyorum. Yani Türkiye’nin – tüm yapılanması ve kurumlarının tercihleri ile – kaçınılmaz olarak taşındığı geleceğine yakışır bir toplumun yaratılması sancılarından bahsediyorum.

Türkiye nereye gidiyor? Türkiye’nin geleceğinde neler var?

Devletinin vatandaşlarından üç çocuk istediği bir ülkede yaşıyoruz artık. Doğacak çocukları için; yaşayabilecekleri, modern gecekondular olarak toplu konutların yükseltildiği; kendilerini her açıdan özgür hissedecekleri, dışa kapalı irtibatsız yerleşkelerin sağlandığı; sağlık hizmeti ihtiyaçlarının, beğenmeseniz de düşük bir maliyetle karşılandığı; yeteneklerine uygun seviyede bırakabilecekleri, seçmeli bir eğitim sisteminin sunulduğu; rahat ulaşımlarının sağlanması için, yollar, köprüler, tüneller ve metroların yapıldığı; evlerine dönmeden önce eğlenebilecekleri, tematik AVM’lerin inşa edildiği, yapay ancak herkes için güzellikler ile bezenmiş bir dünya yaratılmaktadır.

Bu güzel dünyanın ise bir bedeli var elbette. Ödenebilir, kolaylıkla vazgeçilebilir küçük küçük bedeller. (1) Öncelikle, kendi kendisini üreten bir mimariden vazgeçmek. Yaşayan karmaşık doğal şehirlerden, modern, düzenli ve sokakları çiçek gibi yapay şehirlere geçmek. (2) Kendi şehir kültürünü üretmek yerine, verilen ve tasvip edilen kültürü – hem de istekle ve farkında olmadan – beğenmek. (3) Her türlü sosyal üretimden vazgeçerek, topyekün sosyal tüketime geçmek ve (4) kendi siyasetini üretmek yerine, sistem tarafından farklılıklarına göre pozisyon şablonları önceden hazırlanmış – farklılıkları sistemsel risk yaratmayan – sunulan alternatiflerden birini seçmek.

Bugün zaten Türkiye, liberal-demokrat, vesayeti ortadan kaldıran, ekonomik refahı tesis eden, özgürlükleri getiren – hem de bunu son 60 yılın en mağdurundan başlayarak sağlayan, daha sonra son 30 yılın mağdurunun önünü açan, ona barış ortamının nimetlerini sunan bir alternatife sahiptir.

Yalnız bu nihai resmin geriye tek bir parçası kalmıştır: Adam gibi bir muhalefet!

Yani sunulacaklar arasında sistemsel olarak yer alması gereken “diğer alternatif”. Ki bu muhalefet cumhuriyetçi, muhafazakar olmalı ve şahin olmalıdır. Ekonomiden çok milliyetçiliğe önem vermeli, geçmiş tüm değerleri savunmalı, uluslararası arenada Türkiye’nin üstünlüğünü – hem de en kökten duygularla – bastırarak vurgulamalıdır bu muhalefet.

Hassas bir deney : Ak Parti muhalefetini arıyor!

Bu muhalefet ise anlaşılacağı üzere bu meydandan çıkmayacak.  Ancak bu meydan Türkiye’den bir yüzde elli çıkabileceğini gösterdi bize. Sorun bu yüzde ellinin kimin olacağı?

Bu konuda iki tesbiti ciddi olarak hatırlatmak gerekiyor. (1) Birinci tesbite göre; Türkiye’nin mevcut muhalefetinin Türkiye’nin – çizilmiş geleceğinin ve toplumsal taleplerinin – ihtiyaçlarını karşılayamayacağı zaten çoktandır belli idi. (2) Bir diğer tesbit ise, Türkiye demokrasi tarihinin bize gösterdiği üzere, güçlü sağ partilerin kritik sınır olan yüzde elli barajını aşmalarının ardından, hızla düşüşe geçiyor olduğu. Ayrıca bu düşüşün ne yazık ki uzun süreli – ve kimi zaman akut kesintili – zayıf iktidarlar veya koalisyonlar sürecine de gebe olması.

Oysa ki Türkiye ekonomisi, ve söylendiği üzere tüm varlıkları ve yatırımları ile artık bir düşüş daha yaşama lüksüne sahip olmayacaktır. Bu – takdir edersiniz ki benim değil – bugün Türkiye’de yerleşmiş ve halen dış yatırımları ile yerleşmekte olan sistemin kararıdır.

Yatırım alanlarını belirlemiş, sanayi tesislerini oluşturmaya başlamış olan, bu yatırımların enerji ihtiyacını planlamış ve tesisine girişmiş, ihtiyaç duyduğu istihdam yapısını tanımlamış, bilgi toplumunun tohumlarını atmış olan sistem, aynı şekilde yönetim sistemi olarak demokrasiyi de çoktan seçmiştir. Birileri mi? Elbette hayır. Bu bir durumdur! Aktörü veya aktörlerinin kim ve ya kimler olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.

Bugün Türkiye’nin bir yetkili ağzı beyanatı ile “Türkiye’de adam gibi muhalefet olmadığı ortaya çıkmıştır. Adam gibi bir muhalefet olsaydı, gerginlikler bu noktaya ulaşmazdı. Vatandaşlarımız kendi muhalif duygularını, hislerini yahsıtacak siyasi partiyi göremediği için, belki gerginlik bu noktaya geldi” demiştir.

Doğrudur. Bugün Türkiye yaşadığı eylemin ertesi gününe ait iktidara sahip değildir. Bugün Türkiye’deki (ben dahil) her “chapulist”in – ideolojik ve kültürel beklentilerden arındırılmış halde – ‘saf ekonomi’ ve ‘yalın siyasi irade’ talebi anlamında en inanmadan attığı slogan “Hükümet istifa”dır. Zira yerine hangi hükümet gelecektir?

Meydanın samimiyetle reddettiği ve içine almadığı mevcut muhalefet ile ne yapacağı konusuna ise yine aynı yetkili ağız “…bu eylemci kardeşlerimizin de bir parti kurmalarının demokrasiyi yükselteceğine inanıyorum…” diyerek yanıt vermektedir.

Kiminizin kızacağı esas tesbitleri ise elbette ki sona bıraktım!

Bugün Türkiye’de, Hükümetin “sorunsuz” (bolca gazlı ancak az kanlı) atlattığını düşündüğü bir süreç ile tüm kifayetsiz muhalefeti önemli ölçüde tasfiye ettiği açıktır. Hükümet tarafından – bu değer biçilmez tasfiye – gerçekleştirilirken;

(1) sahip olunan yüzde elli parçalanamaz bir bütün olarak sınırsız süreli olarak kazanılmış (3-5 puan oynayabilir),

(2) kendi yaşam modelini ve sahiplenenleri – hem de yüzde yüzlük samimiyetli ve içtenlikli bir toplumsal konsensus ile – benimsetmiş,

(3) karşıt yüzde elli başarılı bir şekilde blok oy haline getirilmiş (en çok iki seçimlik bir süreç alır),

(4) karşıt yüzde ellinin tolerans aralığı belirlenmiş, hassasiyetleri ve iyi niyetli mesajları alınmış (yani mutluluk araç ve seviyeleri tesbit edilmiş)

(5) sosyal kalkışmaların bedellerinin (gazla dahi olsa) kamusal yatırımlara, ekonomik hayata, moral motivasyona ne denli zararlı olabildiği belletilmiş ve

(6) tüm marjinal unsurlar ise deşifre edilmiştir.

Bence sistemsel mesaj da alınmıştır. Adlarının ne olduğu farketmemekle birlikte, en çok iki seçim sonrasında, iki partinin arasında geçecek bir başkanlık seçimine hazırlıklı olmakta yarar var. Bugün yaşanagelen eylemin olumlu çıktılarının baki kalması ve güzel bir geleceğimiz olması temennisiyle.

KOBİ’ler markalaşmalı mı?


Araştırmacılar, her ne kadar marka ve markalaşma konusunda uzman olmasalar da, uzun yıllar boyunca gerçekleştirdikleri çalışmalar sırasında, bu konuda bazı izlenimlere sahip olmaktadır. İşletmeler ve tüketiciler için markanın ne ifade ettiği, her ikisinin de kabul ve direnç noktaları hakkında yapılan bir çok çalışmanın neticesine hakim kişiler olarak, görüşlerimiz sorulduğunda aktarmaktan da elbette keyif alıyoruz. Umarım yapılan bu sohbetten kısa bir alıntı, marka ve markalaşma konusunda sizin için de keyifli satırlar içeriyordur.

KOBİ’ler neden markalaşmalı? Bunun şirketler ve ekonomi için önemi nedir?

Kendinizi ister B2C ister B2B bir pazarda hayal edin. Şimdi bu pazarda hangi ürün ve hizmetleri markası o olmasaydı almayacağınızı veya hemen yanında duran aynı kapsamdaki ürün veya hizmet ile ancak ve ancak fiyat bazlı karşılaştıracağınızı düşünün. Son bir hafta içinde, hangi ürün veya hizmetleri markasını biliyor olduğunuz için satın aldığınızı bir düşünün. İşinizi biraz daha kolaylaştırayım isterseniz; sabah içtiğiniz kahve, üzerinizdeki ceket, elinizdeki kalem, bilgisayarınız, işyerinizdeki su, çocuğunuza aldığınız süt, sütü aldığınız market, markette gördüğünüz konserve, reçel veya çay… Büyük markalar mı? Hepsi mi?

Hepimiz biliyoruz ki, yıllık 25 milyon Türk Lirası ciroya, ki AB kriterlerine göre 50 milyon Avro’ya kadar, işletmeler KOBİ olarak tanımlanmaktadır. Yukarıda saydığımız ürün ve hizmetleri sunan, siz dahil, bu kriterlere uyan birçok marka sayabiliriz.

KOSGEB’in KOBİ Stratejisi ve Eylem Planı başlıklı dokümanında, ülkemizde KOBİ’lerin zayıf yönleri sıralanırken, başta girişimcilik yetersizliğine yer verilmektedir. Bu ana sorunu takiben, KOBİ’lerin profesyonel yönetime istekli olmamaları, ölçek ekonomisine geçişte geri kalmaları, teknolojinin kullanımına ve işbirliklerine kapalı olmaları ile markalaşma faaliyetlerine yeterince önem vermemeleri sıralanmaktadır.

Bu girişten anlaşılacağı üzere, biz KOBİ’lerin markalaşmasından yana bir yaklaşıma sahibiz. Elbette KOBİ’ler markalaşmalı. Akılcı olarak seçilmiş bir marka stratejisini takiben KOBİ’nin markalaşması öncelikle kendisine, bulunduğu sektöre ve son tahlilde ekonomiye değer katan bir süreçtir.

Aslında markalaşma bir ihtiyacın sonucudur. Hepimiz, ve tüm KOBİ’ler, ürün ve hizmetlerimizi iyileştirmek, belirli bir niceliksel ve niteliksel standardı yakalamak için çalışırız. Bu anlayış ile pazara sunduğumuz ürün ve hizmetlerimiz ile müşterilerimizi memnun etmeye çalışır, yeniden tercih edilmek ve sürdürülebilir büyümemizi sağlamak için gayret sarf ederiz. Bu süreçte, devamlılığımızı sağlamak ve müşterilerimizin bizi yeniden tercih edebilmesi için ise, doğal bir sonuç olarak, bir markaya ihtiyaç duyarız. Kimi zaman nüfustaki adımız, kimi zaman kuruluş sözleşmemizdeki ünvan, kimi zaman da ürün veya hizmetimize koyduğumuz basit bir kod veya ad ile markalaşır ve müşteri tarafından aranır hale geliriz.

Marka, üreticinin satıcıya karşı bir zaferidir aynı zamanda. Müşterilerimiz tarafından tercih edilmek ve aranır olmak, satış kanallarında bizi güçlendirir ve pazarlama ve satış kabiliyetimizi artırır. Ürün veya hizmetimizden ne kadar memnun kalırsa kalsın müşterilerimiz bizi hatırlamadıkça, bize yeniden ulaşmaları mümkün olmayacaktır. Öncelikle yerel, daha sonra ulusal ve uluslararası pazarlarda var olabilmemizin yolu, olumlu müşteri deneyimleri yaratmak ve bu süreçte müşteri bizi aradığında bulunabilir olmaktan geçer.

Dolayısı ile marka, ekonomik anlamda işletme, sektör ve uluslararası anlamda ekonomi için sürdürülebilirlik, sağlıklı bir gelişim ve katma değer demektir.

KOBİ’ler markalaşma yolunda nasıl bir yol izlemeli? Dış kaynak desteği almalı mı?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, marka yalnızca güzel bir isim veya logo değildir. Marka vaattir. Marka kurumsal veya nihai tüketici konumundaki müşterinize bir taahhüttür. Bu anlamı ile marka beraberinde sorumluluk getirir.

Ürün veya hizmetlerinin sürekliliği anlayışına sahip olmayan bir kişi veya işletme için markalaşmak bir hedef değildir. Çünkü, bu anlayışın müşterisine bir kez daha ulaşmak, ulaştığında aynı niceliksel veya niteliksel kaliteyi sunmak gibi bir kaygısı yoktur. Bu anlayışın sahibi kişi veya işletmeler ya hiç marka olmamayı tercih ederler, ya da mevcut bir markayı olduğu gibi ya da alenen çağrıştıracak şekilde taklit etmeyi tercih ederler.

Buna göre, markalaşma yoluna girmeden önce işletmeleri büyük bir sorumluluk beklemektedir. Herşeyden önce, az önce bahsettiğimiz KOSGEB raporunda yer alan yetersizlikler ile başa çıkılmış olmalı ve bu konularda ilerleme kat edilmelidir.

Profesyonel yönetim anlayışına geçmemiş işletmelerin kendilerini marka zannetmeleri ancak bir yanılgıdan ibarettir. Bu noktada aklınızda bazı örnekler geçebileceğinin farkındayım. Şu patronun hala işlerinin başında olduğunu, bu girişimcinin işletmeyi oğluna bile devretmediğinden bahsedebilirsiniz. Doğrudur. Kimi girişimciler özel yetenekleri ile halen birer marka yaratmayı başarmış olabilirler. Ancak, bu durumun sürdürülebilirliği yalnızca o kişilerin işlerinin başında olması ile sağlanabiliyorsa, böyle bir işletmenin gelecekte de aynı güçte marka olarak varlığını sürdüremeyeceğini şimdiden görebilmek için, çok da ileri görüşlü olmak gerekmediği ortada.

Bugün dünya markası olarak tanımlayabildiğimiz birçok işletmenin, veya bu işletmelerin ürün veya hizmetlerinin operasyonlarının başında ilk mucitleri veya yöneticilerinin olmadığı bir gerçektir. Marka olmak bir standart anlayışını, standartlar ise iyi tasarlanmış bir yönetim anlayışını gerektirir.

Yönetimini profesyonel bir zemine oturtmak noktasında çekimser davranan, marka olma durumunu, mağaza sayıları, mevcut üretim kapasitesi, akıl dolu ticari pazarlama anlaşmaları veya satış rakamları ile ölçen girişimciler bilmelidir ki, kendileri işin başından çekildiklerinde ne Pazar değerleri ne de markaları hayatını devam ettirecektir.

Kimi işletmelerde, bu durum o derece kritik bir noktada seyretmektedir ki, bazı girişimcilerimizde, bu güçlü markayı yaratmanın gururu; kendi kanlarından dahi gelse genç kuşağın, istihdam ettikleri az sayıda rasyonel profesyonellerin tüm uyarılarına karşın, kendilerinin değişen pazar gerçeklerini algılamalarının önünde bir duvar oluşturabilmektedir.

Marka aynı zamanda bir deneyimin, bilgi birikiminin nişanesidir. Markalaşmak, işletmelerin ürün veya hizmetleri ne olursa olsun, bu konuda gelişmeleri takip etmelerini, teknoloji ile barışık olmalarını, bu anlamda geliştirici ve güçlendirici işbirliklerinden sakınmamalarını gerekli kılar.

Müşteriler herhangi bir markayı tercih ederken ve bu tercihlerinin karşılığında bir fark öderken aslında bu bedeli güzel bir isme veya logoya vermediklerini bilecek kadar satın alma deneyimine sahiptirler. Müşteriler bu farkı marka ile resmedilen bilgiye ve deneyime öderler. Müşteri satın alma sürecinin marka tercihi aşamasında markamıza – bizim sahibi olarak çok da fark etmediğimiz – güvenilirlik, öncülük, deneyim ve yenilikçilik gibi kavramları da eklerler.

Bu aşamada marka sahibi olarak bizlerin görevi, müşterinin marka ile birlikte satın aldığı ve farkını ödediği bu unsurların karşılığını vermemizdir. Üretimden, pazara sunum aşamasına kadar, profesyonellik anlayışımızdan, akılıcı bir markalaşma stratejisi belirleme noktasında dış desteklere açıklığımızdan taviz vermemeliyiz.

Markalaşma yolundaki KOBİ’ler ne gibi sıkıntılarla karşılaşıyorlar?

Daha önce de belirttiğimiz gibi markalaşma bir süreç. Ancak markalaşma yalnızca iyi bir isim veya logo yaratımı da değil. Hemen hemen her ürün veya hizmetin üretiminde olduğu gibi, belirli kuralları ve formülleri olan bir üretim süreci. Her ürün, hizmet ve bu ürün ve hizmeti üreten işletmeye ve onun karakterine göre de ayrı reçeteleri olabilecek bir süreç.

Buradan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, nasıl ki her ürün veya hizmetin üretimi için uzman kişi veya kuruluşlardan bahsedebiliyorsak, markalaşma konusunda da uzman kişi ve kuruluşların olduğunu söyleyebiliriz.

Markalaşma yolundaki KOBİ’lerin birinci sıkıntısı, bunu kendilerinin yapabileceğine inanmaları, markalaşmayı tıpkı kendi uzmanlıkları altında ürettikleri ürün veya hizmet gibi algılamaları.

Gelişmekte olan bir KOBİ olarak ürün veya hizmetinizin üretiminde çok başarılı olabilirsiniz. Bu üretim başarısının ve aynı zamanda pazardaki gelişiminizin, pazardaki boşluktan ve sunduğunuz kaliteden mi yoksa markanızın marka olmasından mı kaynaklandığını ayırt etmeniz ise gerçekten çok zor.

Bir çok işletme, ürünlerinin pazardaki benzer ürünlerden daha kaliteli olmasından, pazarlama ve satış anlaşmalarının daha avantajlı olmasından, lojistik kabiliyetlerinin o gün için rakiplerinden daha iyi olmasından ya da daha kişisel nedenlerden kaynaklanan satış başarılarını, marka başarısı olarak algılayabilmektedir.

“Bizim markamız iyi satıyor…” diye başlayan cümleler kurarken buna kendi de inanan çok sayıda işletmeye siz de tanık olmuşsunuzdur. Aslında burada satış başarısı markaya değil, az önce saydığımız veya sayamadığımız birçok farklı faktöre dayanıyordur.

Peki bunda ne sakınca var? diyebilirsiniz. Bu noktada bir gün sizin avantajlı konumunuza sahip olacak bir rakibin, iyi bir marka stratejisi ile karşınıza çıkarak, hem de hiç tahmin etmediğiniz kısa bir süre içinde pazarda önce sizinle aynı konuma gelebileceğini, sonra da sizi geçebileceğini söyleyebilirim. Çok uzunlamasına değil, kısa bir süre düşünür ve deneyimlerinizi hatırlarsanız, böyle çok örnek sayabileceğinize eminim.

Markalaşma için KOBİ’ler pazarlama faaliyetlerine yeterli önemi veriyor mu?

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki; markalaşma sürecinizde, sizin inancınızı ve işbirliği samimiyetinizi gördükleri halde, büyük ajansların dahi sizinle çalışmak, size hizmet vermek konusunda ne kadar istekli olacağını görecek ve şaşıracaksınız. Ayrıca bu süreçte, başta KOBİ’lere destek veren birçok kamusal organizasyon olmak üzere çeşitli finans kuruluşlarının da sizi destekleyeceğini belirtmek gerekiyor.

Markalaşma, ne genel olarak sanıldığı kadar pahalı, ne de sıklıkla hata yapıldığı kadar basit bir süreç. Bu konuda uzmanlıktan uzak atılacak her adım kötü örnekler olarak ve sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.

Şahsi kanaatim, KOBİ’lerin pazarlama faaliyetlerinde markalaşmaya gereken değeri vermemelerinin en önemli nedeninin, tanık oldukları bu kötü örnekler olduğu yönünde. Ancak KOBİ’lerin, bu kötü örneklerden çekinmek yerine, kendi başarılı markalaşma hikayelerini oluşturmaları daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Bir KOBİ, zaten bir başarı hikayesidir. Herhangi bir alanda girişimcilik cesaretini göstermiş olan, profesyonel yönetim anlayışı ile kaliteli bir üretim sürecini devam ettiren, müşterilerinin isteklerini ve değişen pazar koşullarını takip eden, işbirlikçi ve inovatif çalışma ilkelerine sahip bir KOBİ, bütün bu meziyetlerini markalaşma sürecinde de sergileyebilmelidir.

Süslü cümleler ile günümüz pazar koşullarının elverişsizliği veya rekabetin sertliğinden, haksız rekabetten ya da müşterinin kaliteye önem vermeyerek fiyat orijinli hareket etmesinden bahsetmek son derece kolaycı bir yaklaşım olacaktır. Bunun yerine, baştan itibaren bahsettiğimiz olumlu anlayış ile çalışan bir KOBİ’nin pazarlama aşamasında, öncelikle kendi sürdürülebilir gelişimi adına, akılcı bir markalaşma sürecini başarı ile tamamlayarak, geleceğini garantiye almasından bahsedebilmeliyiz.

Ancak, pazarlama ve bu kapsamda markalaşma faaliyetlerine ve bunun gereklerine yeterli önemi vermeyen bir işletmenin – pazarda bugün için – en iyi ve en kolay erişilebilen ürün ve hizmeti sunuyor olsa dahi gelecekte var olacağına dair bir garanti olmadığını vurgulamamız gerekiyor.

KOBİ’lerin markalaşmasında Sosyal Medya’nın etkisini değerlendirir misiniz?

Artık kendinizi ve markanızı iki dünyada da ve bu iki dünyanın aktörleri ve kuralları çok farklı iki pazarında da var etmeniz gerekiyor. Gerçek ve dijital dünya her ne kadar birbirinden farklı koşullara sahip olsa da aralarındaki ilişki de sınırsız sayıda yol açılarak sağlanmış durumda.

Müşterilerinizin, bu iki dünya arasında hızla ve artık gittikçe daha da sınırsız biçimde geçiş kabiliyetine sahip oldukları bilinen bir gerçek. Peki siz hangi tarafta kalmayı tercih ediyorsunuz? Gerçek tarafta mı yoksa dijital tarafta mı? Yoksa ve daha doğru olarak iki tarafta birden mi? Elbette ki iki tarafta birden var olmalısınız. Çünkü sınırlı sayıda olan müşterinizin sunduğunuz ürün veya hizmete hangi tarafta iken ihtiyaç duyacağını, ya da satın alma kararını hangi taraftayken vereceğini öngörmeniz neredeyse imkansız.

Günümüzde hemen her türlü ürün veya hizmetin dijital ortamdan alınabileceğiniz hepimiz biliyoruz. Bu anlamda KOBİ’lerin e-pazarlarda var olma çabaları çok anlaşılır bir durum. Ancak bu tek ve yeterli bir duruş değil ne yazık ki. Çünkü marka müşterinin yalnızca satın alma noktasında müşterinin karşına çıkan bir oldu değil. Tam aksine, marka ve tanıtımı müşterinin karşısına en az satın alma noktasında çıkmaktadır. Marka ve reklam müşterinin karşısına satın alma noktasına gidene kadar geçtiği bütün yollarda karşısına çıkmalıdır.

Gerçek dünyanın tüm yolları, ana caddeleri ile iletişim kanalları yani televizyonu, radyosu, dizi filmi ve gazetesinin karşılığı dijital dünyada sosyal medya olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda markalaşma yolundaki KOBİ’lerin sosyal medyada bulunmaları bir ihtiyaçtan çok bir zorunluluktur.

Türkiye’de bağımsız değişkenin şaşkınlığı…


Konda’nın geçen yaz gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçlarını ve bu sonuçlardan hareketle yapılan derinlikli değerlendirme ve yorumları içeren ‘Kürt Meselesinde Algı ve Beklentiler’ adlı eser günümüz Türkiye’sini ve adı geçen meseleyi sosyal boyutu ile etraflıca anlamak isteyenler için son derece yararlı bir eser. Kitabı ve içeriğindeki araştırmanın bulgularını okurken az da olsa irkilmemek mümkün değil. Kimi değerlendirmeleri okurken geleceğe değin derin karamsarlıklar yaşayabilir, kimi yorumlar ile ise bu meselenin çözümü noktasında umutvar bir yaklaşım içinde bulabilirsiniz kendinizi. Kitabı bu ülkede yaşayan hemen herkesin okumasını gönülden istediğim için, bu yazıda bir özet bulamayacağınızı şimdiden belirtmek isterim. Ancak herşeyden önce mesleki bir ders olacak mahiyette, bazı dramatik bulguları aktarmakta bir sakınca görmüyorum.

Bazı sınırlı sayıda keşfedici araştırma haricinde biz araştırmacılar genellikle varsayıma dayalı (hipotetik) araştırmalar yaparız. Bir kere araştırma çerçevesini ve problemini tanımladığınız halde, daha sonra bu konu özelinde hem veri toplamanıza hem de bu verilerin değerlendirmelerinden hareketle sonuca ulaşmanıza olanak sağlayacak olan varsayımlar, aynı zamanda sizin yol haritanızı da oluşturur. Peki nasıl belirlenir bu varsayımlar? Elbette araştırma problemi, veya araştırma cümlesi, öncelikle belirleyicidir. Ancak bunun yanı sıra, araştırma konusu ile ilgili literatür, araştırmacının deneyimleri ve konu hakkındaki olabildiğince nesnel kanaatleri de belirleyici unsurlardır. Ayrıca artık çok da tartışılmayan genel kabuller de belirleyicidir. Bu topyekün bilgi araştırma sırasında ilişkileri sorgulanacak olan tüm değişkenleri kendi aralarında kurulan hemen her sorgulayıcı ilişkide bağımlı ve bağımsız olarak sınıflandırıldığı halde, iki ana gruba ayırır. Burada üçüncü bir sınıf olan ilgisiz değişkenden bahsetmiyorum dahi. Ama yine de belirtmeliyim ki, deneyimsiz veya dikkatsiz bazı araştırmacılar ilgisiz değişken üzerinde de kafa patlatabilirler. Aslına bakarsanız burada, adından son derece net anlaşılabildiği için, bağımsız ve bağımlı değişkenden de tanım olarak bahsetmeyeceğim.

Tasarım aşamasında bulunmadığım halde Konda’nın araştırmasının da hipotetik bir çalışma olduğunu ve bazı önceden belirlenen varsayımları test ettiğini düşünüyorum. Kitabın deyimi ile Kürt sorunsalının Kürt meselesi haline gelişi sırasında Türk ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın konuya değin yaklaşımlarında ve çözüm önerilerinde farklılaşmalar bulunmaktadır. Bu çok da yadırganacak bir durum olmasa da bu hale nasıl gelindiğini kitaptan okumakta yarar var. Bir araştırmacı olarak benim dikkatimi çeken noktalardan birisi ise; ülkemizde belirli bir konuda değerlendirmelerde bulunarak kanaatlere varırken, artık çok da tartışılmaksızın evrensel boyutta doğruluğu ve geçerliliği kabul edilmiş bazı önkabullerin nasıl da dikkatle yeniden ele alınması gerektiğinin ortaya çıktığıdır.

Konda araştırması, çalışma sonucunda elde edilen bazı sosyal bulguları, bizim bağımsız olarak tanımladığımız bazı değişkenler ile karşılaştırmalı olarak analiz etmektedir. Sosyal kümelerin verili veya sonradan kazanılmış olmakla birlikte bağımsız olduğu düşünülecek özellikleri ile bu özelliklere bağlı olarak farklılaşması beklenen durum, algı ve tutumları arasında pek de beklenen yönde bir ilişki olmadığı anlaşılmaktadır. Konda araştırmasında özellikle başta eğitim veya gelir (yaşam koşulları ve yoksunluklar) ile meseleye bakış açısı, tutumlar ve çözüm önerileri arasında beklenen yönde bir ilişki tesbit edilemediği açıkça vurgulanmaktadır. Özellikle meseleye bakış açısı ve çözüm önerileri ile eğitim durumu arasında yapılan birlikte değişim değerlendirmeleri, ülkemizde bir etnik kimliğe seçimsiz doğuştan tabi olmak ile eğitim arasında, bağımsız değişkenin hangisi olduğuna karar vermek noktasında sorun olduğunu göstermektedir. Araştırma sonuçları dikkatlice okunduğu halde, kendisini Türk olarak tanımlayan kesimin yine kendisini Kürt olarak tanımlayan kesimin eğitimsiz olduğu yönünde net bir yargıya hakim olduğu görülmektedir.

Bu yargı Türklerin Kürt meselesinin nedenini Kürtlerin Kürt olmasından önce eğitimsiz olmalarına bağlayan bir sonuca ulaşmalarına neden olmaktadır. Hatta daha da ileri giderek meselenin çözümünün Kürtleri ‘eğitimli kılmak’ olduğunu belirten ciddi oranlı bir kesimin olduğunu da söylemek yanlış olmayacaktır. İşte bu noktada Kürt meselesine değin bir algı, tanım ve tutuma sahip olmak ve Kürt meselesini değerlendirmek aşamasında geniş bir kesimin bağımsız değişken şaşkınlığı içinde olduğunu görüyoruz. Hatta bu kesimin geldiği noktada, Kürtlerin eğitimli kılınması meselenin çözümünde öncelikli ve net bir adım olacaktır. Konda araştırması eğitim konusunda net veriler sunuyor. Kürtlerin önemli bir bölümünün Türkler ile karşılaştırıldığı halde, örgün eğitim çerçevesinde, eğitimsiz olduğu net bir bulgu. Ancak değerlendirmeler bütünlüklü bir şekilde ele alındığında bu eğitimsizlik ne bir tercih ne de meselenin asıl nedeni. Kürtlerin sosyal ve ekonomik yoksunlukları ile eğitimsiz kalma durumu tarihsel süreç içinde gelişen bir durum. Hal böyle iken kolaycı bir yaklaşım ile meseleye bu yargılar ile yaklaşmak ve çözümü de bu basitlikte ele almak çok da doğru, ve daha da çarpıcı söylenecek şekli ile eğitimli bir kesime yakışacak gibi görülmeyecektir.

Konda araştırması, anladığımız anlamda örgün eğitim süzgecinden geçmiş kesimin meseleye ne kadar da derinliksiz yaklaştığını ve ne denli tahammülsüz olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu araştırma Kürt meselesi özelinde olduğu kadar, ülkemizde herhangi bir fenomen konusunda yapılacak çalışmalarda neyin bağımsız, neyin bağımlı değişken olduğu konusunda detaylı bir şekilde düşünülerek hareket edilmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır.

Araştırma yaptırmayı istemek…


Lafı uzatmayayım. Bu yazının sonunda (aşağıda) bir form yer almaktadır.
Bu form etkili ve size katma değer (yarar) sağlayacak iyi bir araştırmaya sahip olabilmeniz için, bu isteğinizi nasıl dile getirmeniz gerektiğine dair size yol gösterecektir. Araştırma talebinde bulunan kişi veya kurum olarak, bu formu doldurmakla araştırma sürecine ait göstermeniz gereken performansın yarısını tamamlamış olacaksınız. Form son derece sade ve doldurulması da kolay gözüküyor. Elbette ki soruların tamamı birer ‘ağır bilye’. Ancak bu sizi korkutmasın. Zira araştırmacılar olarak, işletmenize alacağınız kağıt havlunun seçiminde harcanan zamandan ancak biraz fazlasını istiyor olacağız. Ayrıca araştırmacınızın size bu konuda da büyük bir isteklilikle yardımcı olmak isteyeceğini şimdiden söyleyebilirim.
Bu formu kendiniz doldurabilir ya da profesyomel yardım alabilirsiniz, ancak şunu vurgulamakta yarar var ki ‘dostunuz araştırmacı’ ile yapmanız gereken ilk iş bu olmalıdır. Dostunuz diyorum çünkü araştırmacı (kişi veya kuruluş) araştırma sürecinde ve gelecek dönemde sizin hedeflerinize ulaşmanızda en büyük yardımcınız ve sırdaşınız olacaktır.
Araştırmacı aslında (hadi ortaklık seviyesine çıkartmayalım ancak) sizin en pahalı ve verimli çalışanlarınız arasında yer alacaktır. Bu kişi ya da kuruluş, sizinle çalışacağı dönem boyunca ve tamamıyla sizin geleceğinize ve başarınıza odaklanacaktır ve odaklanmalıdır da.
Bu nedenden dolayı araştırmacı hiçbir zaman masanın karşısında değil, sizin tarafınızda ve yanınızda oturandır. Onunla bildiğiniz her şeyi ve durumu paylaşmalısınız ki o, kaynaklarınızı bilmedikleriniz ve geleceğinizi yapılandırmanız için efektif ve verimli bir şekilde harcayabilsin.

Peki sırası ile neler yapmalısınız?
Etkili ve verimli bir araştırmaya sahip olabilmek için (kafanızda araştırma talebi doğduğu andan itibaren – ki bunu ihtiyaçlar belirleyecektir) yapmanız gerekenleri çok da yalın halde ve maddeler halinde sıralayabiliriz.

Formu doldurun!.. Bu sizin gerçekten araştırma ihtiyacınız hakkında daha kararlı olmanızı sağlayacaktır. Belki de formu doldururken aslında ihtiyacınız olmadığını da anlayabilirsiniz.

Gizlilik anlaşması (nda) imzalayın!.. Formu paylaşmadan önce sizinle çalışmak isteyecek araştırmacı kiş ve kuruluşlar ile bir gizlilik anlaşması yapmanızda yarar var. Zira bu formun paylaşımından itibaren araştırmacıya ticari sır veya iş hedeflerinizi aktarmış olacaksınız. (Yine bu yazının en altında standart bir nda bulacaksınız. Dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz.)

Onlara konuyu özetleyen (brief) bilgiler verin!.. Görüştüğünüz araştırmacıların hepsine formu destekleyecek bilgiler verin. Ancak bu aşamada hepsine eşit davranın ve aynı oranda (ve detayda) bilgi verin.

Bırakın çalışsınlar!.. Araştırmacılara sizden aldıkları form ve bilgiler ile sizin için çalışmaları için onlara yeterli bir zaman verin. Bu zaman bir gün dahi olabilir. Bütün gece sabaha kadar çalışmak herhangi bri araştırmacı için yeni bir durum olmayacaktır.

Çözüm önerilerini alın!.. Araştırmacılar çalışmalarının sonucunda size çözüm önerileri ve teklifleri ile geleceklerdir. Bunların yeterli bir zamanda ve yine eşitlik ilkesine bağlı kalarak size sunulmasına olanak sağlayın. Bu çözüm önerilerinde aşağıdaki temel unsurların bulunmasına dikkat edin.
Araştırma problemine yaklaşım
Önerilen çözümün gerekçesi
Metodolojik çerçeve
Kullanılacak yöntem
Kullanılacak enstrümanlar
Sonuçta size ne sunulacağı
Hedeflenen bulgular
Sunum alternatifleri
Size ait olacak veriler
Önerilen takvim ve bütçe
Eğer bu unsurlar yer almıyorsa kabaca bir eleme yapmak yerine bunları talpe ettiğinizi kendilerine aktarın.

Önerileri değerlendirin!.. Size sunulan çözüm önerilerini değerlendirme aşamasında iki unsura dikkat etmeniz gerekmektedir.

Önerinin kendisi;
Önerilen çözüm ile size sunulacak olan bilgiler gerçekten ihtiyaçlarınızı karşılayacak mı?
Takvim ve bütçe ihtiyaçlarınız, kaynaklarınız ve olası kazanımınız ile denklik gösteriyor mu?

Araştırmacı (kişi veya kuruluş);
Araştırmacı ihtiyaçlarınızı karşılayacak yetkinlikte mi? Burada biraz sezgilerinize de güvenmek zorundasınız.
Araştırmacı kişi veya kuruluş mesleki akreditasyona sahip mi? Ulusal ve uluslararası üyelikleri ile araştırmanın etik kodlarını kabul etmiş olduğunu beyan ediyor mu?
Araştırmacının olanakları yeterli mi? Bunun için araştırmacıyı yerinde ziyaret edebilir, olanaklarını izleyebilir, iş ortaklarını ve ekibini tanımak istediğiniz belirtebilirsiniz.

Karar verin ve uygulamaya geçin!.. Seçiminizi yaptıktan sonra çözüm önerilerinin planlanan etkinlik ve verimlilikte gerçekleşebilmesi için harekete geçin. Uygulamayı başlatın.

Takip edin!.. Başlatmış olduğunuz araştırmayı hemen her aşamsında takip etme hakkına sahip olduğunuzu bilmelisiniz.

Bu blogun link bölümünde yere alan AG Research sitesinin /sektör/etik başlığı altında TÜAD ve ESOMAR’ın mesleki kurallarını bulabilirsiniz. Her profesyonel ve bu kurumlara üye araştırmacı, bu etik kodlara bağlı olacak ve sizin haklarınıza saygılı olacaktır. Bu bölümde haklarınızı bulabilirsiniz.
Bu çerçevede aşağıdaki uygulamaları yapmaktan kaçınmayın. Unutmayın ki ilgilenmediğiniz bir çalışmanın sonucunda size sunulacak iş ile yetinmek ve ona güvenmek zorunda kalacaksınız.
Düzenli toplantılar talep edin ve haftalık olarak çalışma hakkında bilgi edinin.
Araştırma ekibini tanıyın. Size asıl hizmeti verenler araştırmayı sahada gerçekleştiren kişilerdir. (Burada ‘saha’ genel anlamda işi yapanlar olarak kullanılmıştır.)
Eğer bir saha çalışması yapılıyor ise, sahaya gidin ve uygulamayı yerinde görün. (Bunun için önceden haber vermek zorunda değilsiniz.)
Eğer niteliksel bir çalışma ise kullanılan metod ve tekniğe uygun olacak şekilde çalışmanın bir bölümüne katılın.
Saha ve analiz aşamasında araştırmacı sizden (niteliksel boyutta kaliteyi ve verimli sonuç elde etmeyi sağlayacak mahiyette) destek istediği halde bu desteği vermekten çekinmeyin.
Yaşanan sorunlar hakkında size bilgi verilmesini sağlayın. Araştırmacının uygulama ile ilgili zorlukları aşacak kabiliyette olduğu bir gerçektir. Ancak içeriği ve sonucu etkileyecek derecede dramatik sorunlar hakkında araştırmacının size bilgi vermesini sağlayacak bir güven ortamı yaratın. Bunun neticesinde araştırmacı ile birlikte sorunları çözmekte istekli davranın.

Araştırma elinizde!.. Unutmayın ki en ‘kötü’ ve ‘pahalı’ araştırma okunmadan rafa kaldırılan araştırmadır, bir liraya malolmuş olsa dahi.
Araştırma sonucunun araştırmacının bizzat kendisi tarafından size sunulmasını isteyin.
Araştırma konusu hakkında ne kadar bilgili olduğunuzu baştan kabul etmiş olsak dahi, araştırma sonuçlarına tam hakim olabilmeniz için; araştırmayı yapan kişinin size ne yaptığını, nasıl yaptığını ve ne bulduğunu anlatması en garantili yönetm olacaktır.
Durum saptayıcı (descriptive) bir çalışma yapmış olsanız dahi, araştırmacının size görüşlerini, önerilerini ve gelecek beklentilerini sunmasına izin verin. Hatta bunu bir zorunluluk olarak baştan araştırmacıya bildirmeniz araştırmacının tasarım aşamasından itibaren araştırma sonucuna odaklanmasına olanak sağlayacaktır.

Gereğini yapın!.. Araştırma sonucunda elde ettiğiniz verilere ‘refleks’ verin.
Önemli ölçüde kaynak ayırdığınız bu çalışmanın sizin bir maliyet girdiniz gibi size yararlı bir çıktı sağlayacak unsur olmasına olanak sağlayın.
Sonuçlarına refleks veremeyeceğiniz bir araştırmayı yaptırmak kimi zaman boşa kaynak sarfiyatı olacaktır. Unutmayın ki araştırma birşey yapmak kadar yapmamak konusunda da sonuç üretebilir.

ARAŞTIRMA TALEP FORMU
(Etkin bir araştırmaya sahip olabilmek için bulunması/paylaşılması gereken bilgiler)
Yazılı talepler başarılı projelerin gerçekleşmesini sağlar. Yazılı talepler araştırma hedefleri ile ilgili yanlış anlamaların önüne geçebilecektir. Bu yazılı talep Araştırmacıdan / Araştırma Kuruluşundan beklentileriniz ve hedefleriniz hakkında net bilgiler içerecektir. Bu yazılı talepteki değişiklikler de karşılıklı ve yazılı olarak bildirilecektir.
Standart bir yazılı talep aşağıdaki başlıklar içermelidir:

1. Temel Bilgiler
Genel olarak kuruluşunuzu tanımlar mısınız?
Bu araştırmayı neden yapmak istiyorsunuz?
Araştırma sonuçları temel olarak hangi aşamada kullanılacak?
(Firmanızın ana iş kolu ve çalışmaları hakkında vereceğiniz bilgiler Araştırmacının / Araştırma Kuruluşunun etkili bir proje geliştirmesine yardımcı olacaktır.)

2. Araştırma Hedefleriniz
Bu çalışma ile öncelikle elde etmeyi hedeflediğiniz bilgiler nelerdir?
(Bilgi ihtiyacınız hakkında mümkün olduğunca net olmaya çalışınız. Çalışma sonucunda elde etmeyi hedeflediğiniz ikincil veya bağlı olarak bilgi talepleriniz varsa lütfen belirtiniz.)

3. Temel Tanımlar
Hedef kitleniz kimlerden oluşmaktadır?
Çalışmanın nerede gerçekleştirilmesini öngörüyorsunuz?
Özellikle talep ettiğiniz sorular nelerdir?
(Cinsiyet, yaş, meslek, tüketim v.b; yerel, bölgesel, ulusal, uluslararası v.b. sınırlamalarınız; örnek sorularınız)

4. Çalışma Takviminiz
Araştırmaya ne zaman başlamayı düşünüyorsunuz?
İş takviminize bağlı kritik tarihler var mı?
Sonuçları ne zaman ve hangi formatta almayı düşünüyorsunuz?
(Reklam kampanyası, fuar katılımı, ürün lansmanı v.b.; ham veri, rapor, sunum v.b.)

5. Yürütme Bilgileri
Araştırmacı / Araştırma Kuruluşu araştırma ile ilgili olarak kiminle irtibata geçecektir?
İletişim sırasında hangi kanalları kullanılmalıdır?
Kilit kontağımıza ulaşamaz ise kiminle irtibat kurmalıdır?
Teklif sunumu için son tarih nedir?
Teklif ile ilgili kararınızı ne kadar sürede vermeyi hedefliyorsunuz?
(Araştırmacının / Araştırma Kuruluşunun isteklerinize uygun hareket edeceğinden emin olabilirsiniz. Bu nedenle takvimden ve iletişim bilgilerinizden emin olmalısınız.)

6. Hizmet Özellikleri
Araştırmacıdan / Araştırma Kuruluşundan ne tür bir raporlama bekliyorsunuz?
Elektronik kopya için hangi formatı tercih edersiniz?
Raporun basılı kopyasını talep ediyor musunuz?
Firmanız çalışanları veya yetkilendirdiği kişiler çalışmaya eşlik edecek mi?
(Veritabanı, CD-ROM, üst yönetim raporu, detaylı rapor, sunum formatı)

7. Diğer Bilgiler
Bilgilendirmek istediğiniz başka konular var mı?
(Sektör bilgisi, ürün/hizmetler, rakipler)

İşbirliğiniz için teşekkür ederim.

Araştırma yapmayı istemek…


Aslında araştırma yapanlara “araştırma” yapın demek en doğrusu. Bundan kasıt aslına bakılırsa, kendilerine gelen talep üzerine gerçekleştirdikleri çalışmalar değildir yalnızca. Araştırma yapanların herşeyden önce profesyonel uğraşları ya da daha yalın ifade ile meslekleri hakkında araştırma yapmaları kaçınılmaz bir ihtiyaç olmalıdır. Yalnızca yeni gelişmeleri takip ederek farklılık yaratmak amacı ile değil elbette. Aynı zamanda hizmet verdikleri kişi ve kuruluşlar ile daha da önemlisi toplum, insanın geleceği ve son tahlilde dünya ve geleceği adına daha yararlı olabilmek için araştırmacının sürekli bir araştırma halinde olması kaçınılmazdır.

Belki çok sıradan gelecek ama araştırmacılık ne yazık ki gün sonunda veya tatillerde mesaisi bitebilen bir meslek dalı değildir. Burada araştırma bir yaşam biçimidir demek istemiyorum. Zira bu cümleyi kurduğumuz halde her araştırmacının bireysel yaşam hedeflerine ve yaşama biçimine göre değişiklik arzeden, ne olduğu tam olarak ifade edilemeyen karmaşık bir uğraş alanından bahsetmiş oluruz ki, bunu araştırmaya çok yakıştırdığımı söyleyemem. Yalnız bu noktada yukarıdaki ifadeden, araştırmacının yaşamsal ve mesleki deneyimlerinden hareketle zaman içinde kazandığı uslübunu araştırmalarına yansıtmaması gerektiği gibi bir sonuç çıkartılmaması gerektiğini ifade etmem lazım.

Araştırmacıyı farklı ve değerli kılan önemli özelliklerden birisi olarak uslübu korumalı ve kaybetmemeliyiz. Ayrıca araştırmacı için uslüp ile alışkanlıkları birbirine karıştırmamakta da yarar var. Alışkanlıklar kişide iyi ya da kötü yönde yerleşebileceği için uslübun daha seçik ve özde bir kavram olduğunu hatırlamalıyız.

Araştırmacı Aeschylus’un dediği gibi kendisini tanır ve kurallarını belirlerken, bunların evrensel karşılıklarını yakalayabilmeli ve özde-gerçek yaşanan bir özellik haline getirmelidir. Ne demek? Araştırmacının öz yeteneklerinin kendiliğindenliği gibi bir lüksü yokur özetle. Bir araştırmacı farkında olmadan iyi olamaz herhangi bir konuda. Doğal bir yetenek olarak kazanılmış kimi vasıflar dahi araştırmacının ayırdında olması gereken öz unsurlarıdır. Araştırmacı gözlem kabiliyetinin iyi olmasından (veya derecesi her ne ise o olmasından) kesinlikle sorumludur. Mesleğin gerektirdiği hemen her türden vasıf araştırmacının kendisinde taşıdığı kadarı ile onun sorumluluğundadır ve araştırmacı bu bilinç düzeyinde olmalıdır.

Peki ya profesyonel anlamda araştırmacı olmayı nasıl özetlemeliyiz? İşte bu sayfalarda zoraki bulunmuş sıradan alıntılar olarak algılanabilecek sayfa başlarındaki sözler aslında araştırma ve araştırmacıyı ifade etmek onu vurgulamak adına seçilmişlerdir.
Ne diyor Maslow? Elbette çok ünlü bir söz. Aslına bakarsanız evinizi onarmaya gelen tesisatçıdan başlayarak (ki ev işlerinize merakınızdan veya el yatkınlığınıza olan inancınızdan dolayı bu kişi siz de olabilirsiniz) hemen her meslek alanı için bu sözün ne kadar geçerli olduğundan bahsedebiliriz. Evet, geçerlidir de. Ancak biliyoruz ki iyi vasıflar ve yetenekler ‘sıradan biz’ için olmasından haz alınan bir meziyet iken vasfın erbabı meslek sahibi için ise bir zorunluluktur. İşte Maslow’un sözünün gereğini yerine getiren araştırmacıları iyi olarak tanımlamak çok da doğru bir yaklaşım değildir. Biz bu araştırmacılar için ancak ve ancak ‘işlerini biliyorlar’ diyebiliriz.

Peki neden bir araştırmacı her sorunu çivi olarak görür ki? Yanıt yine Maslow’un sözünde saklı elbet ve gizli de değil. Çünkü elindeki tek araç gerçekten de bir çekiçtir. İşte bu kadar basit bir nedenden dolayı araştırmacılara yükleyebileceğimiz en temel sorumluluk onların araştırma yapması gerektiğidir. Zaten bir yaşam biçimi olmaktan çok ötede düşünerek mesleki araştırmalarına mesai içi ve dışı süreklilik kazandırmış olan bir araştırmacı sürekli araştırma yapandır. Bu süreklilik arzeden performans araştırmacının hizmet verdiği kişi ve kurumların ihtiyacına bağlı olarak gerçekleştirdiği çalışmaları kendi eğitim sürecinin dışında tutacak ve bu çalışmalarda araştırmacı mesleğini icra edecektir.

Araştırmacı da saygın aşçılar gibi bir yemeği tasarlamalı, üzerinde etüd ederek en mükemmel lezzeti üretmeli ve öncelikle kendisi tatmalıdır. Aksi halde aklınızdan geçen veya duruma ve elinizdeki malzemelere göre yaptığınız yemeği insanların önüne hemen ve hiç tatmadan koyarak mutfak camından bakarak tepkileri öğrenmeye çalışırsınız. Yaptık bir yemek ama, bakalım beğenecekler mi?