1944’ten bakarken, Türkiye’nin değişmeyen Mahur Beste’si…


Ahmet Hamdi Tanpınar. Kiminiz okumuştur belki eserlerini. Huzur’u ve Mahur Bestesi’nin Türk edebiyatında tartışmasız bir yeri vardır herhalde ve Tanpınar’ın… Mahur Beste 1944 yılında tefrika halinde yayınlanıyor. Bir kitap olarak basımı ise ancak ölümünden sonra 1975 yılında mümkün oluyor. Kitaptan bir alıntı değişmez Mahur Beste’mizi çarpıcı bir dil ile anlatıyor.

– Çok zeki, çok çalışkan insanlar. Hemen hepsiyle konuştum. İman ettikleri şeye kendilerini tam vermiş görünüyorlar. Fakat…

İsmail Molla, Sabri Hoca’nın şifasız bedbinliğininin nereden fışkıracağını merak ediyordu:

– Fakat ne, neyi beğenmedin?

– Asıl hedefi göremiyorlar. Sadece Abdülhamit ile meşgul oluyorlar. Onu yıkmak, onu devirmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Abdülhamit tek adam… Beride otuz milyon adam var.

Behçet Bey dayanamadı:

– İyi ama, bu tek adam, bu otuz milyona göz açtırmıyor. Bütün hayat hakkını gasp etmiş…

– Orası doğru. Kimse itiraz edemez. Hepimiz onun nasıl bu memleketi yıktığını biliyoruz. Fakat mesele o değil. Mesele bu hürriyet aşkının, bu istibdat düşmanlığının asıl düşünülmesi lazım geleni unutturmuş görünmesinde. Hepimiz Abdülhamit ile meşgulüz. Sarayın etrafındaki beş on kişi hariç, ordu, memur, halk, herkes, sabah akşam onu düşünüyor. Onun fenalıklarını saya saya cezbeye geliyoruz. Bu Kadiri zikri gibi bir şey oldu. Memlekette iki ses var: Padişahım çok yaşa! Kahrolsun Abdülhamit! İyi ama, sade bununla iş çıkmaz, farz edelim bu adam ortadan yok oldu, onu devirdik, saltanatı bıraktı, yahut öldü; o zaman ne yapacaklar? Abdülhamit gitti, biz işimizi gördük, artık bize ihtiyaç kalmadı, Allahaısmarladık, demeyecekler ya… Her şey gösteriyor ki, Abdülhamit’in hakiki halefi tav’an veya kerhen bu cemiyet olacaktır. Onlar iş başına geçecekler; o zaman ne olacak?

– Hele bir kere o gitsin de…

– İşte tam onların ağzıyla konuştun. Hele bir o gitsin… Hele bir sabah olsun… Biz sanıyoruz ki bütün fenalıklar sadece ondandır. Halbuki değil; fenalık daha derin, daha köklü. Abdülhamit gibi bir ifriti doğuracak kadar büyük. İyice yerleşmiş. Abdülhamit nedir? Senin, benim gibi bir insan. Yalnız bizden biraz başka türlü. Abdülmecit’in oğlu olmayıp da benim oğlum olsaydı hiç de fena adam olmazdı. Biraz vehimli, korkak. Orta halli bir marangoz. Titiz, dikkatli, küçük şeylerin üzerinde durmaktan hoşlanan bir adam. Saraydan çıkar şu adamı, şöyle orta halli bir eve koy; muhakkak her akşam kalemden gelir gelmez soyunup dökünüp mutfağa girecek, yahut da elinde keser, tahtaboş tamir edecekti. Terliklerini, takyesini giymiş ve Abdülhamit Bey… Rütbesine göre Beyefendi, yahut saadetlu Abdülhamit Paşa hazretleri… Sabahleyin İkdam gazetesini penceresinin önünde okuyor. Evden çıkarken mutfağın ateşine dikkat etmesini, çocuklarını sokağa salıvermesini karısına sıkı sıkı tembih ediyor. Eve dönünce bir fırsat bulup teker teker bütün ev halkından günün olup bitenini soruyor. Yatarken sokak kapısını kendi eliyle kapatıyor, karyolasının altına bakmadan yatağına girmiyor. Bu adam tesadüfün Şevkiyle hükümdar olmuş. Olmasa iyi olurdu, fakat olmuş… Küçük, miskin yaradılışı, bütün bir millete nefes aldırmıyor. Bütün talihsizliğimiz bundan mı ibaret?.. Keşke bu kadar olsa… Mesele bu kadar olsaydı da Abdülaziz devrinde mesut olsaydık… Babalarımız Abdülmecit devrinde rahat etselerdi. Dedelerimiz Mahmut zamanını iyi geçirmiş olsalardı… O zaman çocuklarımızın gelecek devirde daha mesut olacaklarını düşünebilirdik… Tek tek al; ne Abdülhamit babasına, ne Aziz kardeşine benzer; birisi vehimli, hilekar, fakat sebat sahibi, çalışkan; öbürü zalim ve deli, müsrif ve iradesiz…

– Yani bütün hanedan…

– Hayır, hayır, hanedandan bahsetmiyorum, insandan bahsediyorum. Her insan gibi onlar da biribirinden çok ayrı mahluklar. Devirleri de biribirinden çok ayrı. Hamleleri ayrı, ufukları ayrı. Fakat aynı ıstırap, aynı memnuniyetsizlik var. Aynı burgu insanın içini deliyor. Aynı karanlık içinde yaşıyorlar.

– İyi ya, hükümet şekli meselesi…

– O da değil, daha derine ineceksin. Daha derine inmemiz lazım. Bu karanlığa inmeden bulamazsın. Mesele bu karanlığın kendisinde. Mesele şurada: Niçin bu kadar biçareyiz, ümitsiziz? Neden her tuttuğumuz dal elimizde kalıyor? Bu memlekette sadece fena şey mi yapılır? Bütün hesaplarımız mı bozuk? Hiçbir faziletimiz kalmadı mı? Ne Aziz devri; ne Hamid devri dünyada bir milletin tahammül ettiği fenalıkların en büyüğü değildir. Mesele yıkılış halinde olmamızda, içinde yaşadığımız şartlar aleyhimize dönmüş…

Gelecek Yazıları (IV) – Bugünden yarına çapulcuların “esas” meselesi


#direngeziparkı, bugün verdiği ve yarın vermek zorunda olacağı iki mücadele arasında sıkıntılı bir dönemi yaşamaktadır. “Gençler” olarak tanımlanan bugünün direnişçileri, iki mücadele arasında nefes alırken, fikir ve fikrine adres üretme sorununu nasıl aşacağını tartışmak zorunda kalacaktır.

Bugün : Gazlı-sazlı var olma mücadelesi

Bugün, Taksim Gezi Parkı’nda gençlerin ne istediğine dair çok sayıda görüş paylaşılmaktadır. Taraf ya da karşıt dahi olsa neredeyse tamamında doğruluk payı bulunmakta, bu görüşlerin ortak paydasında ise gençlerin en temelinde “özgürlük” istediği üzerinde bir konsensus sağlanmaktadır.

Yaşanan ve adı Hükümet tarafından – “vandalizm”, “marjinal grupların kalkışması”, “muhalefetin sandık dışı arayışları”, “dış mihrakların (düşmanlarımızın) oyunu” ve benzeri olarak – konulmuş olan şiddet içeren unsurları dışarıda bıraktığımız halde, radikal bakışların dışında neredeyse halkın (haberdar olan kesiminin) tamamı tarafından gençlerin bu hareketi olumlu dahi karşılanabilmektedir.

Ses tonundan arındırılmış olarak, Başbakan’ın konuşmaları dahi incelendiğinde “iyi niyetli, samimi ve çevre duyarlılığına sahip” bu genç kesim, toplumsal alanda “kabul görmüş” (mealen reddedilemez ve yok sayılamaz) durumdadır. “Marjinal gruplara Devlet en sert şekilde dahi olsa yanıtını versin ama, aman bu çocukların burnu dahi kanamasın” denilen bir atmosferde olduğumuz gerçektir. Bunu biz de isteriz elbette ancak, çocuklarımızın değil burnunun kanadığı, artık artan şiddet ile can verdiği günlerde yaşamaktayız.

Peki gençler hangi faturanın bedelini ödemektedir? Daha da önemlisi neden ödemektedir ve ödediklerinde hem Türkiye hem de onlar ne kazanmış olacaktır? Bu gençler suya yazı mı yazıyor, yoksa Türkiye’de bir şeyleri mi değiştirecekler? Evet, değiştirecekler.

Gezi Parkı hareketinin – yalnızca eylemcileri için değil – tüm aktörleri için, amacı ve olası çıktıları eylem boyunca artış göstererek bugünkü noktasına geldi. Kaba tabiri ile kervan yolda düzüldü. Bugün içinde bulunduğumuz açmaz, aslında hareketin bir eyleme yüklenemeyecek kadar çok anlam yüklenmiş olmasından da kaynaklanmaktadır.

Şu anda, hareketi devam ettiren gençlerin, Topçu Kışlası yapılmayacak denilmesi halinde evlerine döneceklerini söyleyebilir miyiz acaba? Samimi bir tahlil yaptığımızda meydanı dolduran yüz binler veya onları evlerinde izleyenlerin kaçı için Topçu Kışlası anlam ifade etmektedir? Hatta Başbakan için ne ifade etmektedir, bu gelinen noktada?

Bu kolaycı veya yüzeysel bir analiz değildir. Bu bir “esas” sorusudur. Bu herkesin kendi kodlarını yüklemeye ve empoze etmeye çalıştığı eylemin asıl sahiplerinin kimler olduğunun da sorgulanmasına neden olmaktadır.

Gençlerin, var olmak ve var sayılmak mücadelesine – tüm geçmişi ile bir kurumsal yapı olarak – Devletin kendisi ve halkı ile hesaplaşma mücadelesi karıştığı andan itibaren, bir daha bunu ayrıştırmak neredeyse imkansız hale geldi. Meydanın, bu gençlerin doğum tarihlerinden, çok eskilere dayanan putlaştırılmış yan anlamlarının hepsi birden uyanıverdi. Görünen o ki bu hesaplaşmanın, eski kodların sahiplerinin geri çekilerek, amaç ve talepleri yeni Türkiye’nin gençlerine bırakmaları da uzun bir zaman alacaktır.

Bugün meydandaki gençler, nasıl ki herhangi bir Osmanlı Padişahının metinlerini çözemez, latin alfabesi ile yazılmış olsa da Atatürk’ün Nutkunu kendi ağzından çıktığı hali ile okuyabilse de anlayamaz halde ise, çok değil iki kuşak öncel abilerinin dillerini de içselleştiremez konumdalar. Bu kimine göre doğal, bana göre ise trajik bir durumdur.

Tarih ile hesaplaşma kabiliyetleri çoktan ellerinden alınmış olan gençler hareketlerini bugüne ve samimi özgürlük kodlarına çekmeye çalıştıkça, bunun karşılığını ne toplumdan ne de Devlet’ten görememektedirler.

Meydana bakan gözleri ile, Devlet yalnızca “marjinal gruplarda ve bayraklarda” eski kodlarının karşılıklarını okurken, gençlerin taraftarları da Devletin müdahalelerinde sayısız kez tecelli eden antidemokratik uygulamaları aramaktadır.

Devamla : Köhneleşmiş kodlar mücadelesi

Esasen, gençler (ve onları gerçekten anlayan veya en azından anlamaya çalışan bir avuç insan) haricinde herkes, meydanın karışmasına ve Türkiye’nin antidemokratik tarihinin üzerine inşa edildiği köhneleşmiş, kendini bugüne taşıyamamış ve dokunulması tabu kabul edilmiş kodlarının korunmasına odaklamıştır.

Oysa ki kodlar değişmiştir, dil değişmiştir, güzel bir dünya için gelecek hayalleri değişmiştir. Bu ne yalnızca teknolojinin ilerlemesi, ne sosyal medyanın gücü, ne de örgüsü doğaldan daha doğarken ölü olduğu bilinen yeni ve yapay hale kaymış şehir mimarisi yüzünden olmuştur. Bu olmuştur!

Türkiye 54 ilinde, üçte biri İstanbul’da olmak üzere, toplam 300 AVM olan bir ülkedir artık. AVM fenomenini doğduğu günden beri yaşayan bir gençliğin, bu fenomeni topyekün reddetmesi istese de mümkün değildir. Ancak bu durum, yine aynı gençliğin çevresel hassasiyeti olmadığı anlamına da gelmez elbette. Hatta çevresel hassasiyetlerinin bir kuşak öncellerinden daha yüksek olduğunu da kabul etmeliyiz.

Gençlik, AVM’lerin içine doğmuş olabilir. Ancak onların doğalı olarak tanımlayabileceğimiz bu durum; aynı gençliğin, AVM’lerin ya da daha net bir ifade ile ilişkiler sistematiği manipule edilmiş “yapay şehirleşmenin” mimarları veya istekli kullanıcıları olduklarını, fütursuz bir rahatlık içinde kabul etmemizin gerekçesi olamaz.

Gençler, bugün bu yapay ve insanın doğallığının dışında biçimlenen her türlü (ekonomik, sosyal, kentsel) mimari garabeti içinde çıkış yollarını ve güzel geleceklerinin tohumlarını aramaktadır.

Gençler bugün – aslında – Topçu Kışlası’nın yapılması isteğinin de, yapılmasına karşı olunması direnişinin de “kendisine ait olmadığını” bilecek bilinç düzeyine yükselmektedir. Yapılsın mı diyorum? Ben, tüm çevresel haklı karşı çıkşları da anlamak kaydı ile,  yapılmasın da demiyorum. Ben, yalnızca bu hararetli tartışmanın zemininin kokuşmuşluğundan ve bu kokuşmuşluğun meydandaki gençlere ait olmamasından bahsediyorum.

Bu noktada, yaptığım çözümlemenin, meydanın ve hareketin tüm yan anlamları ve yaşanmış somut göstergeleri ile (hem de her iki tarafca da, hatta gençler katında dahi) büyük ölçüde reddedileceğinden eminim. Ancak, yukarıda ipuçlarını vermeye çalıştığım “esas”a ait olmayan; evrensel boyutu ile “insan olmaya” zerre yaklaşmayan her türlü, rüzgara kapılmış analizi şahsım adına yeniden düşünmemiz, hem de felsefi boyutu ile düşünmemiz gerektiğini belirtmek istiyorum.

Türkiye’de bugün yaşanan, ne karmaşık bir iktidar mücadelesi, ne akil bir iktidar manipülasyonu, ne global ekonomik sistemin veya onun lobilerinin, ne sosyal medyanın karinesi, ne de o çok meşhur marjinal grupları ortaya çıkartarak bertaraf etmenin ürünüdür. Hem hiçbiri değildir, hem de hepsidir. Bugün Türkiye’de yaşanan hareket, ne sosyoloji, ne psikoloji, ne de (kendisi büyük bir yalan olan) ekonomi biliminin konusudur. Maslow “elinde çekiç olan kişi her sorunu çivi olarak görür” demiş.

Bir not olarak, uzak gelecek…

Bugün Türkiye’nin (bana sorarsanız dünyanın) ortak bir akıl yürütmeye, onbinlerce yıl süren medeniyetini yerle bir eden, geçmiş ikiyüz yıllık tarihine – tüm kodları ve hesaplaşmalarından arınmış olarak – yeniden bakmaya ihtiyacı vardır.

Bugün Türkiye’de düşünen insanlar – ne yazık ki kendi disiplinleri ile sınırlı olmak kaydı ile – bu hareketten ders çıkartılması gerektiğini söylemektedir. Benim tesbit edebildiğim kadarı ile (bu yoğunlukta kaçırdıysam özür dilerim) çok az sayıda insan meydanın da ders çıkartması gerektiğini belirtmektedir. Dersi çıkartalım elbette, bu yaklaşım ile hiçbir sorunumuz olamaz. Ancak bu dersi alırken, okullarda bizlere öğretilen her türlü aracı kullanarak bir sonuca ulaşmaya çalışacak isek durumumuz gerçekten içler acısı olur.

Bugün insan olarak tek ve yegane ihtiyacımız düşünmektir. İnsanoğlu olarak düşünmek. Çok eskilerde bıraktığımız saf düşünce ile yolunda yürüyeceğimiz bir yoldayız. Ancak bu sihirli bir değnek değildir. Düşünerek ne meydandaki hareketi durdurabilir ne de Topçu Kışlası’nın akıbetine karar verebiliriz. Ancak bir kez daha, yaklaşık bin yıl sonra bir kez daha, o en önemli kabiliyetimizi, düşünme kabiliyetimizi kullanmaya – hem de inanarak başlar isek, geleceğimizi yeninden inşa edebiliriz.

Biz ne Türkiye olarak ne de dünya olarak yok olmak ve acılar içinde bir gelecek yaşamak zorunda değiliz. Bu insanoğlu olarak bizim kaçınılmaz sonumuz değildir.

Biz ne (yapay mimarinin tecellisi olarak) AVM’lerle doldurulmuş şehirlerde yaşamak, ne (eski bir nüfus teorisinin aşkın tesbitleri ile) nüfusumuzu arttırmak, ne (dünyanın başarı kodları bu diye) ilk yirmi ekonomi arasına girmek, ne de (gerçek doğa için hiçbir anlam ifade etmeyen büyük saksılar olarak) şehirlerin yalan parklarına sahip olmak zorunda değiliz.

Biz insanoğlu olarak, insanlık tarihimizin fikir üretenlerini, bugünü dünden görenlerini ve bize aklı işaret edenlerini yeniden bulmak ve onların bize ne dediğini anlamak zorundayız.

Gelecek Yazıları (III) – Çapulcuların ihtiyacı : Bir partiden fazlası!


#direngeziparkı hareketinin, bildiğimiz partilerden daha fazlasına ihtiyacı olduğu ortada. Ancak, hareketin destekçileri de görmektedir ki, fikri ve siyasi manada – ne yazık ki – Taksim’in kıyısında unutulmuş olan “Gezi Parkı”ndan başka, amaç ve gelecek hedeflerinin somutlaştığı ve karşılığını bulduğu, başka bir adres bulunmamaktadır.

Bir adres olarak, Taksim ve “Gezi Parkı”

Taksim Gezi Parkı, bugün için, ne yazık ki, yalnızca bir adrestir. Türkiye için her zaman farklı anlamlar ifade eden ve geçmişimizin hep karanlık sayfaları ile anımsanan Taksim Meydanı, yeniden ve yepyeni bir adreslemeye daha sahip oldu. Türk solu da yine yıllarca, birçok iktidara neden Taksim’e çıkmaya çalıştığını anlatmaya çalıştı. Türkiye’nin geçmişi ile hesaplaşmasının en yoğun mekanlarından birisi olan Taksim ve çevresi bugün yepyeni bir anlam daha kazandı.

Peki nedir bugünün yeni adreslemesi? Türkiye’nin (yeni ötekisi konumundaki) yüzde elli, geleceğinin inşasına olanak sağlayacak fikri hareket ve demokratik örgütlenme olgunlaşmasını “Taksimin Gezisi”nde aramaktadır. Özgürlüğü burada yaşamakta, birleşmeyi ve birlik olmayı burada resmetmetmekte, medyasını burada tesis etmeye, sesini ve temsilcisini buradan çıkartmaya çalışmaktadır.

Bu nedenledir ki, bu yeni halk hareketinin destekçileri, mantıkları “bir gün bu barikatları kaldırmamız gerekecek” dese de duygusal anlamda parkı ve etrafını terk edememekte, Taksim’e (veya bu hareketi ifade eden Türkiye’nin diğer şehirlerindeki benzer adreslere) gitmedikleri günlerde kendilerini eksik hissetmektedir.

Samimiyetle ve yalın halde bir ideoloji olarak (yani, şiddet eylemleri ile karıştırılmamak ve her türlü otoriteyi red eden, otonom bir toplum yapısı kurma hedefi olarak tanımlanmak kaydı ile) anarşizmi kastedenlerin dışında kalanlar için, Taksim Gezi’deki eylemi sınırsız süreli olarak devam ettirmek romantik bir yaklaşım olmaktadır. Bu romantizm, Taksim Gezi’yi bir eylem meydanından modern bir agora’ya çevirme gayretinde kendisini göstermektedir.

Taksim Gezi bugün, esas başlangıç amacı ile tanımlanamayan ve tüm bir halk birikimini – temsil edilememiş olma yükünü – üstlenmiş bir eylem olarak tarihe geçmektedir. Bu temsil edilememe durumunun en somut çıktısı ise, aynı parkın içinde son günlerde kurulmuş olan Halk Meclisi’dir. Ancak kabul edileceği üzere bu halk meclisi dahi, formatı baki kaymak kaydı ile, kurumsal ve çıktısı “ses” olabilecek bir yapıya kavuşabilmelidir.

Nereden geçiyoruz? Neredeyiz?

Bugün yaşanan halk hareketi (evet, tüm eklemlenmelerine rağmen bunun çıkışı itibari ile yalın bir halk hareketi olduğunu düşünüyorum) yarın yepyeni talepler ile karşılaşacaktır. Ancak bu talepler dışarıdan değil kendi içinden çıkacaktır elbette. Kendi kendine ve kendisinden!

Taksim Gezi yarın felsefesini, fikriyatını ve taleplerini netleştirecektir. Bugün, kah kendi içindeki – şirinler köyü – espirisi, kah karşıtının söylemindeki – çapulculuk – küçümsemesi ile eleştirilen bu birleşim, kendi kodlarını oluşturmak zorunda kalacaktır.

Taksimin halk meclisinde; seçim barajının yüzde bire indirilmesini isteyen adam (neden kaldırılmasını istemediğini anlamadım!), kendisini Türkiye’deki herkes olarak tanımlayan kadın (ki kimliksizlik ideal bir durum değildir), eğitimin yeniden ele alınmasını söyleyen genç (ki bu durum için Amerika’daki uygulamaları, yani bir Devlet mekanizmasını önermektedir) ile tüm halkı fikirlerini açıklamaya davet eden Meclis oturum başkanı (ki bu da kurumsal bir yapı arayışıdır) yarın tüm bu isteklerini ortak bir zeminde paylaşma durumu ile karşı karşıya kalacaktır.

İnsanın içinde bulunduğu zamanı (hem de içinde yaşıyorken) tanımlamaya çalışmasının ne kadar zor, tanımlamasının ise ne kadar riskli olduğunu biliyorum. Ancak hepimiz sonuçta, kendi tarihimizin birer parçasıyız ve bir anlamda bu parça olma halinin sorumluluğu ile de fikrimizi ve tesbitlerimizi yazmak zorundayız. Başımıza gelebilecek en kötü şey ise – zararı yalnızca kendimize olmak kaydı ile – tesbitlerimizin yanlış çıkması olacaktır. Ancak, İÜ BYYO’ya girdiğim yıl basın tarihi dersimize gelen saygın bir hocamızın sözleri halen kulağımdadır. Bu hocamız “bir gazetecinin saygınlığı, çekinmeden dönemini anlatmasından geçer; ustalığı ise otuz yıl sonra söylediklerinin doğruluğu ile ölçülür” demişti. Belki araştırmacılar için de, durum böyledir.

Bu yaklaşımdan hareketle, Türkiye’nin, tarihinde kayda geçmeye namzet, otuz yıllık bir dönemi yaşadığını belirtmek isterim.

Faz (1) – Hesaplaşma (kiminlerine göre iade-i itibar ve altyapı) dönemi (2003-2013),

Faz (2) – Toplumsal kodlar değişikliği (veya asgari müşterekler ve olgunlaşma) dönemi (2014-2023) ve

Faz (3) – Türkiye için (yeni) Demokrasi 2.0 dönemi (2024+) olarak tanımlayabiliriz.

Şu anda henüz başında bulunduğumuz ikinci faz; son üç gündür ifade etmeye çalıştığım gibi, yaşadığımız – yüzde ellilik – halk hareketinin, adresini arayacağı (ve bulacağı), bu adrese gelenler ile ortak bir zemin yaratarak uzlaşmaya çalışacağı, yüzde birlik oranlarda dahi olsa bu adreste kendisini temsil etmeye çalışacağı bir süreç olacaktır.

Günümüzde yaşadığımız en büyük sorun ise bu adresin henüz ortada olmamasıdır. Taksim Gezi’de ve tüm uzantılarında partizan (olumsuz kullanmıyorum bu kelimeyi) altyapısını ve belki de aktif delegasyonunu oluşturan bu yeni (ve henüz tabelası olmayan) yapılanma, henüz sıfır noktasındadır. Yarın bu yapılanma bugün cari olan bir parti ile kendisini ifade etse dahi, özünde bu tesbitim geçerli olacaktır. Çünkü bu durumun gerçekleşmesi halinde dahi, bu olası parti ne delegasyon mantığı, ne temsiliyet anlayışı ne de siyaset tarzı ile bugünkü halinde olmayacaktır. Bu tesbitime bugün parlemento içindeki ve dışındaki tüm partiler dahildir.

Yaklaşan sancılı süreç : Birleşme!

Bugün Türkiye’nin öteki yüzde ellisinin önündeki en zor aşama, meydanların ardından yaşayacağı birleşme sürecidir. Meydanların biraraya getirdiği heterojen yığın; özgürlük, eşitlik, birbirine üstün olmama, herkesi anlayışla karşılama, hatta karşıt yüzde ellisini sahiplenme düşüncesini, yani farklılıkları tolerasyon kabiliyetini, alkışlar arasında dışarıya anons ederken, meydan dışında veya kendi iç hesaplaşmasında “ama”larını sıralamaktadır.

Samimiyetsizlik mi? Kesinlikle hayır. Bu, daha bugünden başlayan bir iç hesaplaşma, asgari ortak zemin belirleme, müşterekler listesi oluşturma ve farklılıkların dozajını ayarlama sürecidir. Birleşme, kendi iç demokrasisinin yapısını oluşturmaya, gelecekteki işleyişinin kurallarını belirlemeye ve olası örgütsel yapısının temel değerler sistematiğini ve ilkelerini tanımlamaya başlamıştır.

Ancak bu süreç, halk geneline yaygınlaşma (yani yığınsal katılım kanallarının açılması) aşamasına geçişte, kurumsal bir yapının eksikliğini hissedecektir. Bu kurumsal yapı ise öncelikle, dağınık ama deneyimi ortak bir mekanizma olarak tezahür edecektir. Bugün meydanı oluşturan yapının tüm unsurları, var ise mevcut örgütlenmelerini yeniden gözden geçirecek, gerekirse renove edecek, yok ise de olmayan bu örgütlenmesini inşa edecektir.

İşte bu noktada, yeni yapılanmanın – tıpkı meydan gibi yığınsal olmasının – önündeki engeller olarak karşıtlıklar arasındaki farklılıklar ortak bir dil üretmek zorunda kalacaktır. Türk/Kürt karşıtlığı her iki tarafında da hesaplaşmasını yaşayacak, aşırı milliyetçi yaklaşımını yumuşatacaktır. Dinler arası anlayışlılık, boşvermişlikten önemseme seviyesine taşınacaktır. Liberaller ile devletçiler ortak ve hibrid bir ekonomik plan üzerinde uzlaşmaya varacaktır – ve bunun gibi daha nice ana başlıkta sorun romantizmden gerçeğe taşınacaktır.

Yarın yeni bir günde, Türkiye’nin ikinci ve üçüncü fazlarının araç gereçleri ve ihtiyaç listesi konusunda daha somut olasılıklar üzerinde durmaya çalışacağız.

Gelecek Yazıları (II) – Yüzde elliler nasıl oluştu?


#direngeziparkı “iyi niyetli” taraftarlarının, elbette kendi varoluşlarının sağlığı endişesini – ama samimiyetli olarak ve ondan daha da çok – tüm ülkelerine değin, dozu yüksek, kitlesel bir iç çatışma korkusunu hissettikleri ve kendilerine neyin bedelinin fatura edildiğini anlamaya çalıştıkları yeni bir gündeyiz. Bu durumu ve geleceği anlatmak ise, bugün belki dünden daha da zor olacak.

Bugün!

Gelişmelerden çekiniyor muyuz? Yarınımızdan? Doğal bir durum olsa gerek ki çekiniyoruz! Kiminin bu çekingenliği korku olarak dahi tanımlayabileceği toplumsal ve yaygın şiddete gebe bu ortamda, kim neden korkuyor?

İktidar > Tesadüfler zincirinin yarattığı – ama beklenmedik olmayan – bu sıkıntılı ortamda yakalanacak fırsatların kaybı ve bir çuval incirin berbat olmasından… (Çünkü, ne kadar hazırlıklı olsanız da toplumsal hareketlerin bir gün sonrasını hayal etmek – gerçekten – zordur! Zira korku, insani duygular arasında, yönetimi en zor olan duygudur. Hele ki bu bireysel duyguyu, daha da katlanmış hali ile bir toplum yaşıyorsa.)

#direngeziparkı “iyi niyetli” taraftarları > kol kola olduğu herkesin kendisi ile aynı amaca sahip olup olmadığından emin olmamasından… (Çünkü, bu samimiyetli insanların neredeyse tamamı Türkçesi #diren… olarak başlayan TT’lerin, yabancı dil karşılıklarının neden #resist… veya #free… yerine #occupy… olarak başladığını anlayamamaktadır.)

Partiler > dün tesbitini paylaştığım toplumsal reddediş ve tasfiyenin gerçekleşmesinden… (Çünkü, sokaktan merkeze dönüldüğünde, bugün için saklanan ‘ihtiyaç halinde camı kırınız’ kutusundaki defterlerin boş olduğu görülmüştür!)

Örgütler > yakalanan bu leziz ortamın halk desteği çekilmiş olarak yalnızlaştırılmasından… (Çünkü, Cumhuriyet öncesi, yani asli kodlarda yer alan doğu – ve Osmanlı – tipi özgürlük kodlarının batı tipi bir isyana hiçbir şekilde olanak sağlayamayacağı bilindiğinden!)

Silahı elinden alınmış muhafazakarlar > bu belki de son fırsatın uçup gitmesinden… (Çünkü, bu meydanlardan bir daha hiçbir şekilde “gelin bizi kurtarın” sesleri yükselmeyeceği anlaşıldığından!)

Ve benim için en önemli unsur olarak;

Halk > Her şeyden! (Çünkü bu iyi niyetli halkın yegane varlığı – ne yazık ki çok kısa süreler sahip olduğu, ama iyi ama kötü – toplumsal uzlaşma ve huzur ortamıdır!)

Elbette ki Türkiye’nin bir sonraki demokrasi fazına geçişinin arife bir korku dönemine ihtiyacı yoktur. Türkiye, düşünce ile, fikir ile, medeni hesaplaşmalar ile eteğindeki taşları dökme gücü ve basiretine sahiptir. En azından, bugünün gençliği buna bir olanak tanınmasını hak etmektedir.

Yüzde ellinin, meşru zeminden çapulculuğa giden yolu…

Aslında Türkiye, bugün Devletinin ölçüsüz uygulamaları ve tartışmalı beyanatları ile ikiye bölünmedi. Türkiye zaten çoktan, ikiye bölünmüştü. Kaldı ki bu bölünmüşlük modern hiçbir toplumda bir tehdit unsuru olarak algılanamaz. Zira toplumun, ortak ulusal hedefleri olmakla birlikte, en az iki farklı görüşe (hatta mümkünse daha fazlasına) bölünmüş olması bir çarpıklık değildir. Ancak hepimiz biliyoruz ki, biz bu doğal durumu, sözde akademisyen rektörlerinin bile “anlayamadığı” bir toplumda yaşamaktayız.

Ülkemizde bugüne değin, kendi içinde (yapay ve gerçek dışı) bir antogonizma yaşayan tarafı asgari müştereğini belirlerken, kendi karşıtını da oluşturduğu, bir süreç yaşandı. Bu, henüz toplumsal olarak hazır olmadığımız ve kendimizce çarpıklık olarak tanımladığımız durum, özellikle 80 sonrası dönemin kimi koalisyonlarında da kendisini gösterdi.

Daha önce birçok kez örneği yaşanmış olmakla birlikte, özellikle, 2001 yılının Şubatında dönemin Cumhurbaşkanı’nın yüzüne Anayasa kitapçığı fırlattığı bu antogonist birleşme gayretinin siyasal kanadı, o gün, meşru zeminde işinin karşıt yüzde elliden ne denli zor olduğunu anladı aslında.

Anladı anlamasına ancak, bu konuda ne fikri bir tartışma yaptı ne de bir çözüm arayışı içine girdi. Dönemin Cumhurbaşkanı ise yarı popülist, yarı refleksif bu davranışının, Türkiye’nin geleceğini nasıl bir yirmi yıl ötelediğinin (sanıyorum ki) farkında değildi. Faiz lobisi (!) mi ne yaptı? Anlaşılan, o zaman da vardı ki, bugün gösterdiği tepkinin aynısını gösterdi elbette.

Elbette ki, o dönemde vesayet en aşkın dönemlerinden birini yaşıyordu yine. Üstüne üstlük bu bir araya gelmeye çalışan yapı, kendince ayrı ayrı bu vesayetin koşulsuz taraftarı konumunda – ya da en azından kendisini öyle tanımlamak zorunda iken. Diğer tarafta ise karşıt yüzde elli, zorunluklu tarihsel bir fırsatla bugünün #direngezi’sinin – belki şiddetsiz – ama aynı derecede baskıcı kendi #direntayyip dönemini yaşıyordu.

Sonrasında ne mi oldu? Geçen zamanda siyasal arenada, o ilk Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile aynı kodlara sahip olan taraf, 2003’ten başlayarak – kendi ifadesi ile – çıraklık, kalfalık, ustalık dönemlerini, aldığı halk desteğinin de rüzgarı ve tüm ihtişamı ile yükselişini yaşadı.

Buna karşın, yüzüne Anayasa fırlatılan antogonist birleşme ise – aynı kodları kullanıyor olduğu halde – birbirinden uzaklaştı, halkından koptu ve küçük sandık ve sandalye hesaplarına boğuldu. Kesinlikle kendi performansından kaynaklanmayan doğal süreçler ile elde edilmiş küçük ve dar alanlı kalelerinin büyüsüne kapılarak, yaşananları bir yükseliş ve geri dönüş olarak yorumlamaya başladı. Oysa ki yaşanan tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir çöküş idi.

Bu birleşmenin yaşadığı çöküş, Cumhuriyet mitinglerinin hemen ardından zirve noktasını yaşayarak geri dönülmesi çok zor bir noktaya gelinmesine neden oldu. İşte bu noktada bu birleşmenin iktidar etme hayalleri de, adres gösteremeden topladığı geniş insan kitleleri tarafından aynı miting meydanlarının derinliklerine gömüldü.

Hatırlayınız, bugünün on Taksiminden daha büyük ölçekli bu mitingler neticesinde halk, tarihinin en uzun oy pusulalarından birisi ile karşı karşıya kalarak, iradesini kedilerin dahi itibar etmeyeceği küçüklükte parçalara ayrıştırarak yepyeni bir sürece adımını attı. Daha sonra ise, acı verici büyük yalnızlık dönemi…

Bugünün yüzde ellisi, çok değil bundan on yıl öncesine kadar kendi adresini aradı, ittifakları takip etti, Erdal İnönü’yü özledi, bir belediye başkanını lideri ilan etmeye çalıştı ve daha nice yolları denedi. Ancak bu yüzde elli, bütün bu arayışları neticesinde, ne aradığı partiyi bulabildi ne de lideri. Gıpta ile izlediği karşıtının gelişimine bakarken, kendisini de aynı derecede temsil edecek meşru bir adres aradı. Ancak bulamadı. Sonuçta bu iki yüzde elliden birisi, adresi ve geleceği belirlenmiş bir dönemi yaşamaya başlarken, diğer yüzde elli ise çapulcu oldu.

Yarın!

Türkiye’nin bugünün ötekisi konumundaki yüzde elli, kendisine nasıl adres bulacak, bu adresi ona kim gösterecek? Henüz hiç kimse. Bu adresin gösterilebilmesi için (eğer ana hat gelişiminde dramatik bir değişiklik olmaz ise) Türkiye’de eksik olan bir kurumsal yapının gelişimi gerekmektedir. Bir şirket veya benzeri bir yapılanma olarak algılanmamak kaydıyla ve ancak siyaseten kurumsal bir yapı olarak – adı itibariyle pek de sevimli olmayan – lobiciliğin oluşması halinde öteki yüzde elli kendi adresine yönelecektir.

Dün de belirttiğim gibi, geçecek olan en az iki seçimlik süreçte – ancak olgunlaşacak – lobicilik yapısı Türkiye’nin iki farklı yüzde ellisinin dönüşümlü olarak ülkeyi iktidar etmesine olanak sağlayacaktır. Ancak bunun bir beklenti ve arzu olarak değil, bir ‘cari durum’ olarak algılanması gerekir. Yazıktır ki, böyle bir sisteme henüz hazır olmayan ve eski seçim geleneklerinden uazaklaşamayan seçmen nezdinde bekleneceği gibi; bu yeni sistem, Türkiye’de halk iradesinin önemli bir kısmını (en az yüzde yirmisini) parlamenter sistemde temsil kabiliyetinin dışında bırakacaktır.

Bu yeni durumda, gerek parlementer sistemin içinde gerekse de dışında kalacak her türlü iradi unsurun temsiliyeti – bedeli zaman içinde oluşacak piyasası tarafından belirlenmek kaydı ile – lobicilik müessesesi tarafından sağlanacaktır.

Bu noktadan itibaren halkın yalnızca tecimsel amaçlı lobi unsurları ile yaşamak zorunda olmadığını da belirtmek gerekir. Her konuda olduğu gibi lobicilikte de yaratılacak Türk tipi çözümlerin birer aktörü olarak siyasal arenada etkin olabilecek sivil toplum örgütlenmelerinin, yasal politik eylem oluşumlarının olgunlaşması ve temsil edecekleri irade unsurunun taleplerini bu yeni parti mekanizmasına aktarmaları mümkün olabilecektir.

Bunun için ise, bugünün öteki yüzde ellisinin, hem de geç olmadan, kendi yasal zeminini oluşturmasının gerekliliği ortadadır.

Gelecek Yazıları (I) – Bu meydandan yüzde elli çıkar mı?


#direngeziparkı, bir devrim değilse – ki değil – bu meydandan ne çıkacağını bugünden tartışmak oldukça güç elbette. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, güneydoğu sorununda mesafe kateden Türkiye, artık gerçek sorunlarını yaşamaya, geçmişiyle hesaplaşırken, gerçek sorunları ve geleceği ile yüzleşmeye başlamıştır.

Bugüne nasıl ve neden geldik?

Belki de en büyük sorunumuz; özellikle son otuz yıldır, Türkiye’nin tüm sorunlarının bastırılmış, belli bir soruna sıkıştırılmış olması; tüm ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik öncel göstergelerinin, bu adreslenen soruna bağlanmaya çalışılmış olmasıdır.

Türkiye’nin ekonomik durumu kötü ise sorun bellidir, sosyal sıkışmaları var ve temel hak ve özgürlükler rehinli ise sorun bellidir, siyaseti vesayet ve kültürel talepleri baskı altında ise yine bellidir sorun. Bu nedenledir ki, ne AB bizi içine almıştır ne de uluslararası itibarımız kalmıştır.

Çünkü en kolayı bu idi. Bu görünen tesbit o kadar rahat satılabiliyordu ki, tüm muhattapları ve mağdurları tarafından dahi bu sorun kabul edilmiş, buna göre yaşanılmış, talepler buna göre ötelenmişti.

Oysa ki, bilinçli ve sistematik bir uzlaşmazlık politikası ile yaratılan ve her gün kanla beslenen bu sorun; aslında esas sorunlarını düşünmekten, bunlara değin bir fikir üretmekten yoksunlaştırılmış, akıllı ve üretken örgütlenme kabiliyeti elinden alınmış – daha doğrusu kendiliğinden terketmeye ikna edilmiş – bir toplum profili yaratmak için etkin bir araç olarak kullanılmıştı.

Geniş kitleleri ile, düşünmekten arındırılmış ve tevekkel bir hayat tarzına evrilmiş bu toplum hamuru, artık her türlü ‘barışçıl modern’ yaşam tarzını sorgusuz kabule hazır olarak algılanmıştır. Yaşanabilir, çeşitli seviyelerde fiyatı belirlenmiş mimari özgürlük havuzundan, parasının yettiği kadarını almaya endekslenmiş topluma, aynı zamanda çeşitli yaşam tarzları da geniş bir yelpazede servis edilmişti. Toplum, artık dilediği yaşam tarzını çevresi duvarlarla ayrıştırılmış yapılanmalarda – villadan küçük bir daireye kadar çeşitli metrekarelerde satın alabilir hale gelmişti.

Ancak bu yeni mimarinin çeşitli kuralları da olmalıydı elbette. Sınıf anlayışından kategorizasyona taşınan bu yeni toplumun, başta ideolojik olmak üzere, kültürel farklılıklarına, gelir durumlarına ve hatta mesleki pozisyonlarına göre ayrıştırılması daha uygun olacaktı. Bu yeni mimaride, aynı şirkette çalışsa dahi bir ofis çalışanı ile onun müdürünün aynı apartmanda oturması, aynı mahallede yaşaması ve aynı AVM’ye gitmesi pek uygun olmayacaktı.

Size çok ilkel gelebilecek – hatta bazılarınızın kast sisteminden mi bahsediyor bu diyeceği malum. Hayır. Peki bunun antidemokratik olduğundan mı bahsediyorum? Hayır.

Aslında, yeni dünya sisteminin yeni demokrasi ve huzurlu toplum anlayışına taşınmaya çalışılan bir toplumun, yeniden inşasından bahsediyorum. Yani Türkiye’nin – tüm yapılanması ve kurumlarının tercihleri ile – kaçınılmaz olarak taşındığı geleceğine yakışır bir toplumun yaratılması sancılarından bahsediyorum.

Türkiye nereye gidiyor? Türkiye’nin geleceğinde neler var?

Devletinin vatandaşlarından üç çocuk istediği bir ülkede yaşıyoruz artık. Doğacak çocukları için; yaşayabilecekleri, modern gecekondular olarak toplu konutların yükseltildiği; kendilerini her açıdan özgür hissedecekleri, dışa kapalı irtibatsız yerleşkelerin sağlandığı; sağlık hizmeti ihtiyaçlarının, beğenmeseniz de düşük bir maliyetle karşılandığı; yeteneklerine uygun seviyede bırakabilecekleri, seçmeli bir eğitim sisteminin sunulduğu; rahat ulaşımlarının sağlanması için, yollar, köprüler, tüneller ve metroların yapıldığı; evlerine dönmeden önce eğlenebilecekleri, tematik AVM’lerin inşa edildiği, yapay ancak herkes için güzellikler ile bezenmiş bir dünya yaratılmaktadır.

Bu güzel dünyanın ise bir bedeli var elbette. Ödenebilir, kolaylıkla vazgeçilebilir küçük küçük bedeller. (1) Öncelikle, kendi kendisini üreten bir mimariden vazgeçmek. Yaşayan karmaşık doğal şehirlerden, modern, düzenli ve sokakları çiçek gibi yapay şehirlere geçmek. (2) Kendi şehir kültürünü üretmek yerine, verilen ve tasvip edilen kültürü – hem de istekle ve farkında olmadan – beğenmek. (3) Her türlü sosyal üretimden vazgeçerek, topyekün sosyal tüketime geçmek ve (4) kendi siyasetini üretmek yerine, sistem tarafından farklılıklarına göre pozisyon şablonları önceden hazırlanmış – farklılıkları sistemsel risk yaratmayan – sunulan alternatiflerden birini seçmek.

Bugün zaten Türkiye, liberal-demokrat, vesayeti ortadan kaldıran, ekonomik refahı tesis eden, özgürlükleri getiren – hem de bunu son 60 yılın en mağdurundan başlayarak sağlayan, daha sonra son 30 yılın mağdurunun önünü açan, ona barış ortamının nimetlerini sunan bir alternatife sahiptir.

Yalnız bu nihai resmin geriye tek bir parçası kalmıştır: Adam gibi bir muhalefet!

Yani sunulacaklar arasında sistemsel olarak yer alması gereken “diğer alternatif”. Ki bu muhalefet cumhuriyetçi, muhafazakar olmalı ve şahin olmalıdır. Ekonomiden çok milliyetçiliğe önem vermeli, geçmiş tüm değerleri savunmalı, uluslararası arenada Türkiye’nin üstünlüğünü – hem de en kökten duygularla – bastırarak vurgulamalıdır bu muhalefet.

Hassas bir deney : Ak Parti muhalefetini arıyor!

Bu muhalefet ise anlaşılacağı üzere bu meydandan çıkmayacak.  Ancak bu meydan Türkiye’den bir yüzde elli çıkabileceğini gösterdi bize. Sorun bu yüzde ellinin kimin olacağı?

Bu konuda iki tesbiti ciddi olarak hatırlatmak gerekiyor. (1) Birinci tesbite göre; Türkiye’nin mevcut muhalefetinin Türkiye’nin – çizilmiş geleceğinin ve toplumsal taleplerinin – ihtiyaçlarını karşılayamayacağı zaten çoktandır belli idi. (2) Bir diğer tesbit ise, Türkiye demokrasi tarihinin bize gösterdiği üzere, güçlü sağ partilerin kritik sınır olan yüzde elli barajını aşmalarının ardından, hızla düşüşe geçiyor olduğu. Ayrıca bu düşüşün ne yazık ki uzun süreli – ve kimi zaman akut kesintili – zayıf iktidarlar veya koalisyonlar sürecine de gebe olması.

Oysa ki Türkiye ekonomisi, ve söylendiği üzere tüm varlıkları ve yatırımları ile artık bir düşüş daha yaşama lüksüne sahip olmayacaktır. Bu – takdir edersiniz ki benim değil – bugün Türkiye’de yerleşmiş ve halen dış yatırımları ile yerleşmekte olan sistemin kararıdır.

Yatırım alanlarını belirlemiş, sanayi tesislerini oluşturmaya başlamış olan, bu yatırımların enerji ihtiyacını planlamış ve tesisine girişmiş, ihtiyaç duyduğu istihdam yapısını tanımlamış, bilgi toplumunun tohumlarını atmış olan sistem, aynı şekilde yönetim sistemi olarak demokrasiyi de çoktan seçmiştir. Birileri mi? Elbette hayır. Bu bir durumdur! Aktörü veya aktörlerinin kim ve ya kimler olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.

Bugün Türkiye’nin bir yetkili ağzı beyanatı ile “Türkiye’de adam gibi muhalefet olmadığı ortaya çıkmıştır. Adam gibi bir muhalefet olsaydı, gerginlikler bu noktaya ulaşmazdı. Vatandaşlarımız kendi muhalif duygularını, hislerini yahsıtacak siyasi partiyi göremediği için, belki gerginlik bu noktaya geldi” demiştir.

Doğrudur. Bugün Türkiye yaşadığı eylemin ertesi gününe ait iktidara sahip değildir. Bugün Türkiye’deki (ben dahil) her “chapulist”in – ideolojik ve kültürel beklentilerden arındırılmış halde – ‘saf ekonomi’ ve ‘yalın siyasi irade’ talebi anlamında en inanmadan attığı slogan “Hükümet istifa”dır. Zira yerine hangi hükümet gelecektir?

Meydanın samimiyetle reddettiği ve içine almadığı mevcut muhalefet ile ne yapacağı konusuna ise yine aynı yetkili ağız “…bu eylemci kardeşlerimizin de bir parti kurmalarının demokrasiyi yükselteceğine inanıyorum…” diyerek yanıt vermektedir.

Kiminizin kızacağı esas tesbitleri ise elbette ki sona bıraktım!

Bugün Türkiye’de, Hükümetin “sorunsuz” (bolca gazlı ancak az kanlı) atlattığını düşündüğü bir süreç ile tüm kifayetsiz muhalefeti önemli ölçüde tasfiye ettiği açıktır. Hükümet tarafından – bu değer biçilmez tasfiye – gerçekleştirilirken;

(1) sahip olunan yüzde elli parçalanamaz bir bütün olarak sınırsız süreli olarak kazanılmış (3-5 puan oynayabilir),

(2) kendi yaşam modelini ve sahiplenenleri – hem de yüzde yüzlük samimiyetli ve içtenlikli bir toplumsal konsensus ile – benimsetmiş,

(3) karşıt yüzde elli başarılı bir şekilde blok oy haline getirilmiş (en çok iki seçimlik bir süreç alır),

(4) karşıt yüzde ellinin tolerans aralığı belirlenmiş, hassasiyetleri ve iyi niyetli mesajları alınmış (yani mutluluk araç ve seviyeleri tesbit edilmiş)

(5) sosyal kalkışmaların bedellerinin (gazla dahi olsa) kamusal yatırımlara, ekonomik hayata, moral motivasyona ne denli zararlı olabildiği belletilmiş ve

(6) tüm marjinal unsurlar ise deşifre edilmiştir.

Bence sistemsel mesaj da alınmıştır. Adlarının ne olduğu farketmemekle birlikte, en çok iki seçim sonrasında, iki partinin arasında geçecek bir başkanlık seçimine hazırlıklı olmakta yarar var. Bugün yaşanagelen eylemin olumlu çıktılarının baki kalması ve güzel bir geleceğimiz olması temennisiyle.

Keşfetmek için kısa bir yol : RAP


Stuart Sutherland İrrasyonel isimli kitabında; önceki öğelerden, sonrakilerden daha fazla etkilenmeyi “öncelik hatası” (primacy error) olarak tanımlıyor. Bu tesbit, araştırmanın önemli unsurlarından olan önermelerin belirlenmesi aşamasında ne denli dikkatli davranılması gerektiğini çok yalın bir dille ortaya koymaktadır.

Herkesin bildiği üzere, araştırma çalışmalarında yaygın olarak takip edilen bir süreç vardır. Bu süreç araştırma probleminin tesbiti ile başlamaktadır. Daha sonra – yine başlangıç çalışmalarından birisi olarak kabul edilebilecek – önermelerin sıralanması işi yapılmaktadır. Önermeler ise, bizim uygulama safhasında neyi araştıracağımızı, bunu hangi araç ve teknikler ile gerçekleştireceğimizi belirleyecektir. Önermeler aynı zamanda, araştırma kaynaklarının ve sınırlı zamanın akılcı bir biçimde kullanılmasına da olanak sağlayan kabullerdir.

Araştırma sorusunu yanıtlamak amacı ile, bu soruyu oluşturan her türlü olguyu sorgulamamıza olanak sağlayan önermelerin, akılcı bir biçimde kurgulanması ve güçlü soru cümlecikleri olması beklenir. Bu noktada ise, kabaca literatür olarak tanımlayabileceğimiz sözel ve yazılı geçmiş bizim en öncelikli yardımcı aracımız olmaktadır; özetle bizden önce yapılmış olan tüm çalışmalar ve bunlardan üretilmiş olan bilgiler. Yani Sutherland’ın deyimi ile ‘önceki öğeler’.

Araştırmanın başlangıç aşamasında yapılacak bir hatanın, araştırmanın bütününe etki edebileceği açıktır. Önermelerin belirlenmesi – araştırmanın tamamını gerek içeriksel gerekse de teknik olarak etkileyecek olan – araştırmanın kurgulanması aşamasında yapılması muhtemel “öncelik hatası” ise bizim bulmayı hedeflediğimiz verilerden oldukça uzak bir sonuca ulaşmamıza neden olabilir. Hele ki araştırma konumuz hakkında öncel bilgiler yeterli veya yetkin değil ise.

Fırsatlar – yaygın inanışa göre – her ne kadar gözümüzün önünde olarak kabul edilse de, durum her zaman bu kadar basit değildir. Ayrıca fırsatlara ulaşmaya çalışırken, diğer yüzü olan sayın Mr. Hyde – yani tehditler – ile de karşı karşıya kalmak işten bile değildir. Bu nedenle, fırsatlara ulaşırken dikkatli olmak gerektiği açıktır. Günümüz iş dünyasında dikkatli olmak ise ancak araştırma ile mümkündür.

Bu anlattığımız birinci durumda girişimci yapının fırsatları algılamış olduğundan bahsedilmektedir. Diğer yandan, herhangi bir çalışma sırasında, bazı fırsatların var olduğunu dahi bilemeyebiliriz. Elbette yine yukarıdaki anlatımdan hareketle, böyle bir durumda tehditler hakkında da çok fazla bilgimiz olmadığı açıktır. Hatta böylesi bir durumda, elimizdeki verileri rasyonel olmayacak şekilde birleştirerek, bir diğer yaygın hata olan “yanılsamalı korelasyon” (illusory correlation) durumuna düşebiliriz.

Bu noktada – herhangi bir girişimci yapı için – fırsatları yakalamak veya onların farkında olmak için, iki tehditten – öncelik hatası ve yanılsamalı korelasyondan – kurtulmanın gerekliliği ortadadır. Kimi durumlarda girişimci yapının kendi kültürü, iş deneyimleri ama çoğunlukla da şansı bu hatalar ile karşılaşılmasını engelleyebilmektedir. Ancak, sınırlı kaynaklarını akılcı bir yatırımda bulunmak, fırsatları yakalayarak rekabet avantajı elde etmek isteyen bir yapı için bunlar pek de göze alınabilecek hatalar değildir. Çünkü bu hataların yaşanması nın, sonuç olarak, kabul edilmesi veya telafisi güç bir kayıp yaşatması kuvvetle muhtemeldir. Bu tip sonucu kayıp olan girişim örneklerinin sayısı her yıl yüz binlerce olmakla birlikte, hiç biri bir başarı hikayesi olamadan sonlandığı için bunları görmezden geliriz.

Ancak her iki hata durumundan da, araştırma yolu ile kurtulmak için çarelerin üretilmiş olduğunu belirtmekte yarar var. Öncel verilerin veya yanlış ilişkilendirmelerin yaratacağı zararları bertaraf ederek, saklı fırsatların yakalanmasına zemin oluşturacak temel verilerin elde edilmesine olanak sağlayan RAP (Rapid Assessment Process) tekniği ile gerçekleştirilen araştırmalar yapılmaktadır. Günümüzde özellikle, ekonomik, sosyal ve çevresel etkileri olan yatırımlar öncesinde; bölgesel dinamiklerin anlaşılması ve yatırımı destekleyici veya olumsuz etkilerinin azaltılmasını sağlamaya yönelik olarak RAP araştırma sıklıkla kullanılmaktadır.

Siyasal araştırmalar, medya ve nedensellik tartışması…


“Yeni yılda iyimser miyiz, yoksa karamsar mı? Başta terör sorunu, Kürt meselesi olmak üzere yargıdan ekonomiye, demokrasiden dinin etkilerine, toplumsal kaygı ve beklentilerimiz ne yönde? Ahmet Hakan sordu, Ipsos 2013 yılı beklentiler raporunun sonuçları Tarafsız Bölge’de tartışıldı.”

Ahmet Hakan’ın CNN Türk’de yayınlanan Tarafsız Bölge programının 02.01.2013 tarihinde yayınlanan ve IPSOS KMG’nin “2013 Beklentiler Araştırması” üzerine değerlendirmelerin yapıldığı bölümünün internet sitesindeki tanıtım metni böyleydi.

Lafın sonunu baştan söyleyelim. Türkiye’de bu çerçevede çalışmaların yapılması, bu çalışmalara araştırma sektörünün önemli kuruluşlarının ilgi göstermesi ve veriler üretmesi olumlu bir şey. Ayrıca Ipsos’un sektörümüzün değerli isimlerinden Vural Çakır’ın önderliğinde bu çalışmayı gerçekleştirmiş olması da sevindirici.

Araştırmaların medyada sunumu

Ipsos’un araştırması gerçekten de bahsedilen konularda ilginç veriler sunuyor. Merak edenler, programda da paylaşılmış olan Ipsos araştırmasının sonuçlarını yazının sonunda bulabilirler. Elbette ki araştırmanın sonuçları aşağıda verilen yanıtlar ile sınırlı değildir. Sizin de tahmin edebileceğiniz üzere elde edilen sonuçların çok daha detaylı analizler içeren hali, sonuç raporunda yer alıyordur.

Bizi ilgilendiren ise daha ziyade, bizim frekans dökümü olarak tanımladığımız bu sonuçlar üzerine katılımcıların yaptıkları yorumlar ve bu yorumlarını ve tartışmalarını takiben herhangi bir sonuca ulaşamamış olmaları.

Aslına bakarsanız bir araştırmacı için herhalde en zor sınav, belirli bir süreye sıkıştırılmış halde, yalnızca dikkat çekici (çarpıcı) başlıkları ön plana çıkartılmış olan bir araştırmayı medyada sunmaktır. Vural Çakır’ın bu sınavı herşeyden önce kişisel karizması ile kazasız bir şekilde bu programda geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Araştırma sonuçları arasında bir verinin katılımcılar tarafından çok farklı yorumlara neden olması sırasında Ali Saydam’ın – aslında araştırmayı destekler mahiyette – güvenilirlik sorununu gündeme getirmesini saymazsak araştırmanın da sınavı geçtiğini söyleyebiliriz.

Peki bu uzun sunum sırasında araştırmanın güvenilirliği nasıl oldu da gündeme geldi ve kısa bir süre de olsa tartışılır hal aldı? İşte tam da bu nokta araştırmacının müdahale ederek tartışmaya son vermesi gereken andı. Nasıl mı? Elbette ki program sırasında kısıtlı zaman adına ekrana yansıtılmayan verilere hakimiyet ile. Ben katılımcıların tartıştıkları konunun yanıtının araştırmada olduğuna inanan tarafım neticede.

Bir araştırmanın, tüm bulguları ile tablo ve grafikler halinde medyada yer alabileceğini düşünmek biraz romantik bir yaklaşım olur. Ancak eğer araştırmacı da katılımcılar arasında konuşmacı olarak yer alıyorsa bu aşamada sizin müdahale ederek kafalardaki soru işaretlerine yanıt verme şansınız da var demektir. Tabi bu aşamada yanıtların elinizde olduğunu varsayıyorum.

Araştırmada nedensellik

Programda tartışılan araştırmanın genel değerlendirmesini yapan katılımcılar, kamuoyunun 2012 yılında iktidara verdiği (hemen her alandaki) olumlu krediyi 2013 yılı için geri aldığı ve iktidarın icraatlarına değin genel bir memnuniyetsizlik havasının hakim olduğu yönünde mutabık oldular. Elbette bu görüşü çeşitli alt başlıklarda reddedenler de oldu. Yine katılımcılar bu genel durumun tüm yanıtlara etki ettiği, araştırmaya katılanların bu ruh hallerinin tüm yanıtlara yansıdığı yönünde de fikir beyan ettiler. Bazı durumların ise bu genel eğilim ile örtüşmediğinden dem vurdular.

Her bir frekans tablosu, bir sonraki tablonun önceli konumunda katılımcıların yorumlarına yön verdi. Ancak araştırmanın kendisi bu yanıtları vermek noktasında ne yazık ki aciz kaldı. Esasen, her tablonun arkasından araştırmanın söz alarak, bu verilerin nasıl okunması gerektiğini izah etmesi beklenmelidir.

Programda ekrana getirilen ilk tablodan itibaren başlayan bu sorun, programın sonuna kadar devam etti. Neydi ilk tablo? “Güneydoğu sorunu çözülür”. Tablo, kamuoyunun, sorunun çözümü konusunda olumlu olan görüşünün 6 puan düştüğünü gösteriyordu (2012 %37 ve 2013 %31). Sadece bu örnekteki tartışılan/tartışılamayan veriye bakarak bir araştırmanın okunmasında araştırmacının katkısının veya araştırmada nedenselliğin ne denli önemli olduğunu gösterebiliriz sanırım.

Örneğimizden hareket edersek, tablonun bize söylediği özetle şudur; 2011 yılı sonunda kamuoyunda her 10 kişiden 4’ü 2012’de güneydoğu sorununun çözüleceğine inandığını belirtirken, bu sayı 2012 yılı sonunda her 10 kişide 3’e düşmüştür. Tersten okunursa 2011 yılı sonunda her 10 kişiden 6’sı güneydoğu sorununun çözüleceğine inanmıyordu. Geçen bir yıllık süreçte ise bu 6 kişiye bir kişi daha eklendi. İşte bu noktada bu kişilerin kim oldukları ve “çözüm”den kasıtlarının ne olduğunun yanıtının her iki yıl için de araştırmada olması beklenmelidir.

Eğer biz araştırmacı olarak geçen yıl çözüm olacağını belirten 4 kişinin çözümden neyi kastettiklerini biliyor olsaydık, en azından hangi “çözüm” modelinin (bu yıl fikri değişen bir kişinin) 2012 yılında neden bu fikrinden vazgeçtiğini anlayabilirdik. Aslında bir sosyal araştırmanın yanıt vermesi gereken soru da budur.

Buna ek olarak, bir sosyal araştırmanın çözümden bahseden kişilerin kim olduklarını (profillerini) de bilmesi beklenir. Bu kişilerin siyasal eğilimleri, yaşam koşulları ve benzeri özellikleri ile çözüme olan inanç veya inançsızlıkları da sosyal araştırmanın yanıtlayabilmesi gereken sorulardır.

Programda tartışılan her tablo ile ilgili olarak, elde olmayan bu yanıtlardan dolayı uzun tartışmalar yaşandı. Oysa ki bu tartışmaların verileri anlamak üzerine değil, yorumlamak üzerine yapılıyor olması gerekirdi.

Umarım Ipsos’un araştırması bu yıl yeniden gerçekleştirilir ve uzun soluklu sosyal bir araştırma olarak, çok ihtiyacımız olan trend sürekliliğini sağlamamıza imkan tanır. Türkiye’nin bu tip uzun süreli araştırmalara ihtiyacı olduğu bir gerçek. Ancak yine umarım ki, önümüzdeki yıl yapılacak programda araştırma, tartışmalarda verilerin doğru okunması ve nedensel açıklamaları bağlamında daha net sonuçlar içerir.

Tekrar araştırmada emeği geçen herkese teşekkür eder, herkese iyi bir yıl geçirmesini dilerim.

 

Araştırma Hakkında

Ipsos’un sosyal sorumluluk anlayışı ile yaptığını belirttiği araştırmanın birincisi 2001 yılında yapılmış. Araştırma 2007 yılından itibaren düzenli olarak yapılıyor ve üzerinde tartışılan araştırma bu serinin 13. uygulaması. Araştırma IBBS-2 düzeyinde 28 ilde 1,100 kişi ile görüşülerek gerçekleştirilmiş.

Araştırmanın programda paylaşılan bazı bulguları ise aşağıda üç yıllık karşılaştırmaları ile yer almaktadır.

Terörle Mücadele

“Güneydoğu sorunu çözülür” (2011 %37, 2012 %37, 2013 %31)

“Terörle mücadele başarıya ulaşır” (2011 %47, 2012 %47, 2013 %39)

“Abdullah Öcalan serbest bırakılır” (2011 %14, 2012 %14, 2013 %19)

“İç çatışmalar artar” (2011 %42, 2012 %37, 2013 %52)

“Türkiye’nin bölünme ihtimali artar” (2011 %33, 2012 %27, 2013 %41) spekülatif

Demokrasi ve Yargı

“Demokratik haklar ve özgürlükler artar” (2011 %57, 2012 %58, 2013 %50)

“Adalet daha iyi işler” (2011 %52, 2012 %56, 2013 %45)

“Ergenekon olarak konuşulan dava adil bir sonuca bağlanır” (2011 %39, 2012 %43, 2013 %41)

“Yeni bir Anayasa uzlaşmayla kabul edilir” (2011 %57, 2012 %68, 2013 %56)

“Hükümetin demokratik açılım politikası başarılı olur” (2011 %46, 2012 %49, 2013 %42)

Uluslararası İtibar

“Türkiye’nin uluslararası itibarı artar” (2011 %64, 2012 %70, 2013 %55)

“Türkiye’nin dış politikasında sorunlar artar” (2011 %50, 2012 %54, 2013 %64)

“Türkiye’nin komşularıyla ilişkileri daha da güçlenir” (2011 %64, 2012 %58, 2013 %43)

Güven Algısı

“Başbakan’dan memnuniyet algısı” (2012 %63, 2013 %52) parti oylarını sormadık

“Cumhurbaşkanı’ndan memnuniyet algısı” (2012 %76, 2013 %70)

“Ordunun itibarı artar” (2011 %53, 2012 %55, 2013 %46)

“Daha huzurlu bir ülke oluruz” (2011 %55, 2012 %60, 2013 %47)

“İnsanlar kendini güvende hisseder” (2011 %49, 2012 %54, 2013 %44)

Avrupa Birliği

“Türkiye AB’ye üye olmalı” (2012 %41, 2013 %41)

“Türkiye AB’ye tam üye olur” (2012 %37, 2013 %32)

“AB Türkiye’nin tam üyeliğini ister” (2012 %18, 2013 %14)

Din Etkisi

“Devlet yönetiminde dinin etkisi artar” (2011 %52, 2012 %57 2013 %67)

“Laiklik güçlenir” (2011 %53, 2012 %51, 2013 %42)

“Toplum hayatında dinin etkisi artar” (2011 %59, 2012 %67, 2013 %71)

Ekonomi

“Ekonomik refah artar” (2011 %49, 2012 %51, 2013 %45)

“İşsizlik azalır” (2011 %41, 2012 %40, 2013 %42)

“Yolsuzlukla mücadele artar” (2011 %58, 2012 %59, 2013 %55)

Enflasyon

“Enflasyon artar” (2012 %52, 2013 %52)

“Enflasyon aynı kalır” (2012 %34, 2013 %34)

“Enflasyon azalır” (2012 %14, 2013 %14)

Gelir

“Gelir artar” (2012 %34, 2013 %34)

“Gelir aynı kalır” (2012 %48, 2013 %51)

“Gelir azalır” (2012 %18, 2013 %15)

Tüketici Kredileri

“Tüketici kredisi alırım” (2012 %15, 2013 %20)

“Tüketici kredisi almam” (2012 %85, 2013 %80)

Konut Alımı

“Kışlık konut alırım” (2012 %13, 2013 %12)

“Kışlık konut almam” (2012 %87, 2013 %88)

Tatile Çıkma

“Yurtdışı tatiline giderim” (2012 %11, 2013 %18)

“Yurtdışı tatiline gitmem” (2012 %89, 2013 %82)

“Yurtiçi tatile giderim” (2012 %33, 2013 %51)

“Yurtiçi tatile gitmem” (2012 %67, 2013 %49)

Otomobil Alımı

“Otomobil alırım” (2012 %24, 2013 %25)

“Otomobil almam” (2012 %76, 2013 %75)

Kişisel Hisler

“Daha iyi olacağım” (2012 %39, 2013 %41)

“Daha kötü olacağım” (2012 %11, 2013 %12)

“Aynı kalacağım” (2012 %48, 2013 %45)

“Fikrim yok” (2012 %2, 2013 %2)

 

Bilgi için

Ahmet Hakan’ın konukları, İstanbul stüdyosunda Vural Çakır (IPSOS), Prof. Dr. Halil Nalçaoğlu (Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi), Yazgülü Aldoğan (Posta Gazetesi),  Ali Saydam (Yeni Şafak Gazetesi), Prof. Dr. Tarık Yılmaz (Psikiyatri Uzmanı) ve Ankara’dan ise Elif Kabadayı Tatar (Hukukçu) ve Abdullah Abdülkadiroğlu (Samanyolu Ankara) oldu.

Programı izlemek isteyenler ise aşağıdaki linkten tamamına ulaşabilirler.

http://tv.cnnturk.com/video/2013/01/03/programlar/tarafsiz-bolge/tarafsiz-bolge/2013-01-02T2200/index.html

“Büyük” araştırmacıları, “Sıradan” araştırmacılardan ayıran yedi özellik


Yaşlanmanın da biyolojik gelişim ve yüzde beliren kırışıklıklardan bağımsız, görece bir kavram olduğunu öğrendik. Eskiler bize insan hissettiği yaştadır derdi. Gülerdik. Ancak şimdi bu sözün biraz değişiklik ile gerçek olduğunu da görüyoruz. Aslında insan hissettiği değil, çağını anlayabildiği (ya da günümüzde teknolojiyi kullanabildiği) yaştadır demek daha doğru olacak. Önemli bir bölümümüz, teknolojinin ivmeli bir gelişim sürecine başladığı yıllar henüz gelmeden doğduk ve gelişim başladığında ise ancak gençlik yıllarımızdaydık.

On yıllık genç bir araştırmacı olan Simon Shaw dahi, brandrepublic.com’da yayınlanan yazısında gençler ile araştırma yaptığında kendisini yaşlı hissetmeye başladığını belirtiyor. Simon, günümüzde bir araştırmacının sıradanlıktan kurtulabilmesi için sahip olması gereken yedi özelliği de sıralamış yazısında. Meraklısı için işte – hepimizin bildiğini sandığı ancak uygulamaya geçirmekte zaafiyet yaşayabildiği – özelliklerin listesi…

Bir görüş sahibi olmak!.. Dünyayı, yaşananları, pazarları ve aktörlerini tanımak, davranışlarının temellerini bilmek ve önünüze gelen verileri yorumlayarak bunlardan bir sonuç çıkartabilmek için, en azından kendinize ifade edebileceğiniz güçlülükte bir dünya görüşüne ihtiyacınız var.

Gelişmiş iletişim becerileri!.. Elbette ki yalnızca konuşmak veya gülümsemekle sınırlı değil. Görüşlerinizi, araştırma ile elde ettiğiniz bulguları etkili anlatım kabiliyetini de size sağlayacak olan, yeni teknolojinin tüm iletişim ekipmanları ile donatılmış güçlü bir iletişim tarzınız olmalı.

Saplantı düzeyinde merak!.. Çalışmanızı veya araştırmanızı zamanında teslim etmenize mi neden olacak? Hayır. Ancak araştırdığınız konuya, bu konuyu oluşturan tüm alt ve üst yapı unzurları ile aktörlerine değin merak – ve elbette bu merakın sonucunda öğrendikleriniz – elde ettiğiniz verilerin daha işlevsel ve etkili olarak yorumlanmasına olanak sağlayacaktır.

Biraz diplomatik kabiliyet!.. Araştırmanız hizmet verdiğiniz girişimcinin yatırımcının ne denli başarılı bir geri dönüş sağladığını resmediyorsa ne ala. Ancak kimi zaman karşınızdakine, işlerin ne kadar kötü gittiğini, yönetimde ne denli sağlıksız uygulamalarda bulunduğunu veya önlem almaz ise yakın gelecekte batacağını da söylemek zorunda kalabilirsiniz. Sanırım bu noktada yalnızca iletişim beceriniz işe yaramayacaktır.

Yeniliklere adapte olun! Yenilikleri online araştırmalar yapabilmek ile sınırlı tutanlardansanız durumunuz pek de iç açıcı değil. Davranışsal ekonomiyi, göstergebilimsel araştırma yöntemlerin yeni ve uygulanabilir örneklerini takip etmiyorsanız ve yeniliği yalnızca teknolojik yenilik olarak algılıyorsanız yakın gelecekte kapınızın çalınmayacağından emin olabilirsiniz. Büyük veriyi işleme teknolojisi yanında bunun felsefesine de sahip olmanız en doğrusu olacaktır.

Hızlı uyum kabiliyeti!.. Veri kaynaklarının, veri toplayan ve analiz edenden daha hızlı yaşadığı bir ortamda, araştırmacı olarak bu ortama uyum hızınızın yetersizliği sizi zor durumda bırakabilir. Kullandığınız yöntemler her ne olursa olsun, nitelikli veriye hızla ulaşmanın en önemli meziyet olduğunu algılamanız gerekir. Hız yaşamın takvimine değil, bilginin takvimine bağlıdır. Araştırmanızı bir hafta içinde teslim etmeniz ancak eli çabuk olduğunuzu gösterir. Tabloların değil, yorumlarınızdaki bilginin hızından bahsediyoruz.

Coşkunun gücü!.. Pazartesi günü, bir sanayi devinin araştırma teklifi ile başlayan haftanız, Çarşamba günü bir sosyal medya girişiminin araştırma ihtiyacını anlamak ve Cuma günü de yeni bir banka kartının iletişim çalışmalarına yön vermek ile geçebilir. Coşkunuzu her zaman ve her boyutta iş karşısında eşit oranda ayakta tutmak gerçekten büyük bir beceri olsa gerek.

Ne dersiniz?

G20’de Son Durum


Eurostat, G20’nin demografik, ekonomik ve sosyal trendlerine dair mevcut göstergeleri ve nüfus kırılımında 2060 projeksiyonunu içeren çalışmasını açıkladı.

G20 nedir?

G20’yi, Avrupa Birliği’nin tamamı ve ayrı olarak dört üye ülkesi (Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere) ile Avrupa Birliği dışında 15 ülke (Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Endonezya, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan ve Türkiye) oluşturuyor.

Halen G20 ülkeleri coğrafi yüzölçümleri ile dünyanın %60’ının kaplıyor. 2012 verilerine göre, dünya gayrısafi hasılasının %87’sini oluşturan G20 ülkeleri dünya nüfusunun da %65’ini oluşturuyor.

Hindistan Çin’i geçecek

Eurostat’ın anons ettiği 2010 yılına ait son resmi verilerine göre dünya nüfusu 6.9 milyar olarak kabul ediliyor. Bu yazı yazıldığı an itibari ile populationmatters.org sitesine göre ise dünya nüfusu 7,110,078,953 ve her saniye de 3 kişi artmakta.

Halen dünya nüfusunun %37’sini oluşturan Çin ve Hindistan’ın (sırasıyla %19,5 ve %17,8) 2060 yılına gelindiğinde bu sıralamasının değişeceği öngörülüyor. 2060 yılında Çin’in nüfusu 1.2 milyar olacak ve dünya nüfusunun %12.6’sının oluşturacak. Hindistan ise, herhangi bir önlem alınmadığı halde 2060 yılında 1.7 milyarlık nüfusu ile dünya nüfusunun %17.9’unu oluşturacak.

Nüfusdaki değişim G20 genelinde analiz edildiğinde ise, bu ülkelerin halen %65 olan dünya paylarının, 2060 yılına gelindiğinde %53’e düşeceği öngörülmekte.

Peki Türkiye için durum ne? Türkiye 72.8 milyonluk nüfusu ile dünya nüfusunun halen %1.1’ini oluşturuyor. Elli sene içinde ise Türkiye’nin nüfusunun 90.8 milyona çıkması bekleniyor. Eurostat tarafından, Erdoğan etkisini dikkate almayarak yapılan projeksiyona göre Türkiye 2060 yılında dünya nüfusunun %0.9’unu oluşturacak.

TÜİK Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması (2012)


Türkiye’de girişimler tarafından girişim teknolojilerinin kullanımı ile ilgili olarak TÜİK tarafından gerçekleştirilen araştırmanın 2012 yılı sonuçları geçtiğimiz hafta içinde yayınlandı.

Buna göre Türkiye’de girişimlerin internet kullanım oranlarında geçtiğimiz yıla oranla artış olduğu gözlenmektedir.

Geçtiğimiz yıl içinde girişimlerin internet erişimleri arttığı gibi, mal ve hizmet alım/satımınde da bilişim teknolojileri altyapısının kullanım oranlarında artış olduğu görülmektedir.

Aşağıda TÜİK araştırmasının detaylı sonuçlarını bilginize sunuyorum.

Girişimlerin % 92,5’i Internet erişimine sahiptir

2012 yılı Ocak ayında 10 ve daha fazla çalışanı olan girişimlerin %92,5’i Internet erişimine sahip olup, bu oran 2011 yılının aynı döneminde %92,4’tü. Internet erişim oranı 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %99,6 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %98,1, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %91,2’dir. Girişimlerde bilgisayar kullanım oranı ise 2011 yılında %94 iken 2012 yılında %93,5’e düşmüştür.

Internete erişimde genişbant bağlantı %92,1’e yükseldi

2012 yılı Ocak ayında girişimlerin %92,1’i Internete erişimde genişbant bağlantı kullanmıştır. Bu oran 2011 yılının aynı döneminde %91,5’ti. DSL bağlantı (ADSL, VDSL vb.), %87,9 ile girişimler tarafından Internete erişimde en çok kullanılan genişbant bağlantı tipidir.

Telefon hattı ile çevirmeli bağlantı veya ISDN gibi darbant bağlantı tipleri ise girişimlerin %11,1’i tarafından kullanılmıştır.

Internet erişimine sahip girişimlerin %62,8’i web sayfasına sahiptir

2012 yılı Ocak ayında Internet erişimine sahip girişimlerin %62,8’i web sayfasına sahiptir. En yüksek web sayfası sahiplik oranı %88,7 ile 250 ve üzeri çalışanı girişimlerde iken, bunu %76 ile 50-249 çalışanı olan girişimler ve %59,4 ile 10-49 çalışanı olan girişimler takip etmektedir.

Girişimlerin %81,5’i kamu kurum ve kuruluşlarıyla iletişimde Internet kullandı

2011 yılında girişimlerin kamu kurum ve kuruluşları ile iletişimde Interneti kullanma oranı %81,5’tir, bu oran Internet erişimine sahip girişimlerde ise %88,2’dir.

Kamu kurum ve kuruluşları ile iletişimde Interneti kullanan girişimlerin %91,6’sı en çok kamu kurum ve kuruluşlarının web sayfasından/sitesinden bilgi almayı tercih ederken, bunu %80,1’i ile form almak/indirmek takip etmektedir.

2011 yılında, Internet erişimine sahip girişimlerin kamu kurum ve kuruluşlarının elektronik satınalma sisteminde yer alan ihale dokümanlarına ve şartnamelerine ulaşma oranı %18,3’tür.

Girişimlerin %12,8’i bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi vermiş, %11,1’i ise ürün/hizmet siparişi almıştır.

2012 yılı araştırma sonuçlarına göre 2011 yılında girişimlerin %12,8’i bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi vermiş, %11,1’i ise ürün/hizmet siparişi almıştır.

Bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi verme oranı 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %21,8 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %15,7, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %12’dir.

Bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi alma oranı ise 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %18,8 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %12,7, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %10,5’tir.

Bilgisayar ağları üzerinden en yüksek ürün/hizmet siparişi verme ve alma oranları, %44,9 ve %26,7 ile “Bilgisayarların ve İletişim Araç ve Gereçlerinin Onarımı” sektöründedir.