G20’de Son Durum


Eurostat, G20’nin demografik, ekonomik ve sosyal trendlerine dair mevcut göstergeleri ve nüfus kırılımında 2060 projeksiyonunu içeren çalışmasını açıkladı.

G20 nedir?

G20’yi, Avrupa Birliği’nin tamamı ve ayrı olarak dört üye ülkesi (Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere) ile Avrupa Birliği dışında 15 ülke (Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Endonezya, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan ve Türkiye) oluşturuyor.

Halen G20 ülkeleri coğrafi yüzölçümleri ile dünyanın %60’ının kaplıyor. 2012 verilerine göre, dünya gayrısafi hasılasının %87’sini oluşturan G20 ülkeleri dünya nüfusunun da %65’ini oluşturuyor.

Hindistan Çin’i geçecek

Eurostat’ın anons ettiği 2010 yılına ait son resmi verilerine göre dünya nüfusu 6.9 milyar olarak kabul ediliyor. Bu yazı yazıldığı an itibari ile populationmatters.org sitesine göre ise dünya nüfusu 7,110,078,953 ve her saniye de 3 kişi artmakta.

Halen dünya nüfusunun %37’sini oluşturan Çin ve Hindistan’ın (sırasıyla %19,5 ve %17,8) 2060 yılına gelindiğinde bu sıralamasının değişeceği öngörülüyor. 2060 yılında Çin’in nüfusu 1.2 milyar olacak ve dünya nüfusunun %12.6’sının oluşturacak. Hindistan ise, herhangi bir önlem alınmadığı halde 2060 yılında 1.7 milyarlık nüfusu ile dünya nüfusunun %17.9’unu oluşturacak.

Nüfusdaki değişim G20 genelinde analiz edildiğinde ise, bu ülkelerin halen %65 olan dünya paylarının, 2060 yılına gelindiğinde %53’e düşeceği öngörülmekte.

Peki Türkiye için durum ne? Türkiye 72.8 milyonluk nüfusu ile dünya nüfusunun halen %1.1’ini oluşturuyor. Elli sene içinde ise Türkiye’nin nüfusunun 90.8 milyona çıkması bekleniyor. Eurostat tarafından, Erdoğan etkisini dikkate almayarak yapılan projeksiyona göre Türkiye 2060 yılında dünya nüfusunun %0.9’unu oluşturacak.

TÜİK Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması (2012)


Türkiye’de girişimler tarafından girişim teknolojilerinin kullanımı ile ilgili olarak TÜİK tarafından gerçekleştirilen araştırmanın 2012 yılı sonuçları geçtiğimiz hafta içinde yayınlandı.

Buna göre Türkiye’de girişimlerin internet kullanım oranlarında geçtiğimiz yıla oranla artış olduğu gözlenmektedir.

Geçtiğimiz yıl içinde girişimlerin internet erişimleri arttığı gibi, mal ve hizmet alım/satımınde da bilişim teknolojileri altyapısının kullanım oranlarında artış olduğu görülmektedir.

Aşağıda TÜİK araştırmasının detaylı sonuçlarını bilginize sunuyorum.

Girişimlerin % 92,5’i Internet erişimine sahiptir

2012 yılı Ocak ayında 10 ve daha fazla çalışanı olan girişimlerin %92,5’i Internet erişimine sahip olup, bu oran 2011 yılının aynı döneminde %92,4’tü. Internet erişim oranı 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %99,6 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %98,1, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %91,2’dir. Girişimlerde bilgisayar kullanım oranı ise 2011 yılında %94 iken 2012 yılında %93,5’e düşmüştür.

Internete erişimde genişbant bağlantı %92,1’e yükseldi

2012 yılı Ocak ayında girişimlerin %92,1’i Internete erişimde genişbant bağlantı kullanmıştır. Bu oran 2011 yılının aynı döneminde %91,5’ti. DSL bağlantı (ADSL, VDSL vb.), %87,9 ile girişimler tarafından Internete erişimde en çok kullanılan genişbant bağlantı tipidir.

Telefon hattı ile çevirmeli bağlantı veya ISDN gibi darbant bağlantı tipleri ise girişimlerin %11,1’i tarafından kullanılmıştır.

Internet erişimine sahip girişimlerin %62,8’i web sayfasına sahiptir

2012 yılı Ocak ayında Internet erişimine sahip girişimlerin %62,8’i web sayfasına sahiptir. En yüksek web sayfası sahiplik oranı %88,7 ile 250 ve üzeri çalışanı girişimlerde iken, bunu %76 ile 50-249 çalışanı olan girişimler ve %59,4 ile 10-49 çalışanı olan girişimler takip etmektedir.

Girişimlerin %81,5’i kamu kurum ve kuruluşlarıyla iletişimde Internet kullandı

2011 yılında girişimlerin kamu kurum ve kuruluşları ile iletişimde Interneti kullanma oranı %81,5’tir, bu oran Internet erişimine sahip girişimlerde ise %88,2’dir.

Kamu kurum ve kuruluşları ile iletişimde Interneti kullanan girişimlerin %91,6’sı en çok kamu kurum ve kuruluşlarının web sayfasından/sitesinden bilgi almayı tercih ederken, bunu %80,1’i ile form almak/indirmek takip etmektedir.

2011 yılında, Internet erişimine sahip girişimlerin kamu kurum ve kuruluşlarının elektronik satınalma sisteminde yer alan ihale dokümanlarına ve şartnamelerine ulaşma oranı %18,3’tür.

Girişimlerin %12,8’i bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi vermiş, %11,1’i ise ürün/hizmet siparişi almıştır.

2012 yılı araştırma sonuçlarına göre 2011 yılında girişimlerin %12,8’i bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi vermiş, %11,1’i ise ürün/hizmet siparişi almıştır.

Bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi verme oranı 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %21,8 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %15,7, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %12’dir.

Bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi alma oranı ise 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %18,8 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %12,7, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %10,5’tir.

Bilgisayar ağları üzerinden en yüksek ürün/hizmet siparişi verme ve alma oranları, %44,9 ve %26,7 ile “Bilgisayarların ve İletişim Araç ve Gereçlerinin Onarımı” sektöründedir.

KOBİ’ler markalaşmalı mı?


Araştırmacılar, her ne kadar marka ve markalaşma konusunda uzman olmasalar da, uzun yıllar boyunca gerçekleştirdikleri çalışmalar sırasında, bu konuda bazı izlenimlere sahip olmaktadır. İşletmeler ve tüketiciler için markanın ne ifade ettiği, her ikisinin de kabul ve direnç noktaları hakkında yapılan bir çok çalışmanın neticesine hakim kişiler olarak, görüşlerimiz sorulduğunda aktarmaktan da elbette keyif alıyoruz. Umarım yapılan bu sohbetten kısa bir alıntı, marka ve markalaşma konusunda sizin için de keyifli satırlar içeriyordur.

KOBİ’ler neden markalaşmalı? Bunun şirketler ve ekonomi için önemi nedir?

Kendinizi ister B2C ister B2B bir pazarda hayal edin. Şimdi bu pazarda hangi ürün ve hizmetleri markası o olmasaydı almayacağınızı veya hemen yanında duran aynı kapsamdaki ürün veya hizmet ile ancak ve ancak fiyat bazlı karşılaştıracağınızı düşünün. Son bir hafta içinde, hangi ürün veya hizmetleri markasını biliyor olduğunuz için satın aldığınızı bir düşünün. İşinizi biraz daha kolaylaştırayım isterseniz; sabah içtiğiniz kahve, üzerinizdeki ceket, elinizdeki kalem, bilgisayarınız, işyerinizdeki su, çocuğunuza aldığınız süt, sütü aldığınız market, markette gördüğünüz konserve, reçel veya çay… Büyük markalar mı? Hepsi mi?

Hepimiz biliyoruz ki, yıllık 25 milyon Türk Lirası ciroya, ki AB kriterlerine göre 50 milyon Avro’ya kadar, işletmeler KOBİ olarak tanımlanmaktadır. Yukarıda saydığımız ürün ve hizmetleri sunan, siz dahil, bu kriterlere uyan birçok marka sayabiliriz.

KOSGEB’in KOBİ Stratejisi ve Eylem Planı başlıklı dokümanında, ülkemizde KOBİ’lerin zayıf yönleri sıralanırken, başta girişimcilik yetersizliğine yer verilmektedir. Bu ana sorunu takiben, KOBİ’lerin profesyonel yönetime istekli olmamaları, ölçek ekonomisine geçişte geri kalmaları, teknolojinin kullanımına ve işbirliklerine kapalı olmaları ile markalaşma faaliyetlerine yeterince önem vermemeleri sıralanmaktadır.

Bu girişten anlaşılacağı üzere, biz KOBİ’lerin markalaşmasından yana bir yaklaşıma sahibiz. Elbette KOBİ’ler markalaşmalı. Akılcı olarak seçilmiş bir marka stratejisini takiben KOBİ’nin markalaşması öncelikle kendisine, bulunduğu sektöre ve son tahlilde ekonomiye değer katan bir süreçtir.

Aslında markalaşma bir ihtiyacın sonucudur. Hepimiz, ve tüm KOBİ’ler, ürün ve hizmetlerimizi iyileştirmek, belirli bir niceliksel ve niteliksel standardı yakalamak için çalışırız. Bu anlayış ile pazara sunduğumuz ürün ve hizmetlerimiz ile müşterilerimizi memnun etmeye çalışır, yeniden tercih edilmek ve sürdürülebilir büyümemizi sağlamak için gayret sarf ederiz. Bu süreçte, devamlılığımızı sağlamak ve müşterilerimizin bizi yeniden tercih edebilmesi için ise, doğal bir sonuç olarak, bir markaya ihtiyaç duyarız. Kimi zaman nüfustaki adımız, kimi zaman kuruluş sözleşmemizdeki ünvan, kimi zaman da ürün veya hizmetimize koyduğumuz basit bir kod veya ad ile markalaşır ve müşteri tarafından aranır hale geliriz.

Marka, üreticinin satıcıya karşı bir zaferidir aynı zamanda. Müşterilerimiz tarafından tercih edilmek ve aranır olmak, satış kanallarında bizi güçlendirir ve pazarlama ve satış kabiliyetimizi artırır. Ürün veya hizmetimizden ne kadar memnun kalırsa kalsın müşterilerimiz bizi hatırlamadıkça, bize yeniden ulaşmaları mümkün olmayacaktır. Öncelikle yerel, daha sonra ulusal ve uluslararası pazarlarda var olabilmemizin yolu, olumlu müşteri deneyimleri yaratmak ve bu süreçte müşteri bizi aradığında bulunabilir olmaktan geçer.

Dolayısı ile marka, ekonomik anlamda işletme, sektör ve uluslararası anlamda ekonomi için sürdürülebilirlik, sağlıklı bir gelişim ve katma değer demektir.

KOBİ’ler markalaşma yolunda nasıl bir yol izlemeli? Dış kaynak desteği almalı mı?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, marka yalnızca güzel bir isim veya logo değildir. Marka vaattir. Marka kurumsal veya nihai tüketici konumundaki müşterinize bir taahhüttür. Bu anlamı ile marka beraberinde sorumluluk getirir.

Ürün veya hizmetlerinin sürekliliği anlayışına sahip olmayan bir kişi veya işletme için markalaşmak bir hedef değildir. Çünkü, bu anlayışın müşterisine bir kez daha ulaşmak, ulaştığında aynı niceliksel veya niteliksel kaliteyi sunmak gibi bir kaygısı yoktur. Bu anlayışın sahibi kişi veya işletmeler ya hiç marka olmamayı tercih ederler, ya da mevcut bir markayı olduğu gibi ya da alenen çağrıştıracak şekilde taklit etmeyi tercih ederler.

Buna göre, markalaşma yoluna girmeden önce işletmeleri büyük bir sorumluluk beklemektedir. Herşeyden önce, az önce bahsettiğimiz KOSGEB raporunda yer alan yetersizlikler ile başa çıkılmış olmalı ve bu konularda ilerleme kat edilmelidir.

Profesyonel yönetim anlayışına geçmemiş işletmelerin kendilerini marka zannetmeleri ancak bir yanılgıdan ibarettir. Bu noktada aklınızda bazı örnekler geçebileceğinin farkındayım. Şu patronun hala işlerinin başında olduğunu, bu girişimcinin işletmeyi oğluna bile devretmediğinden bahsedebilirsiniz. Doğrudur. Kimi girişimciler özel yetenekleri ile halen birer marka yaratmayı başarmış olabilirler. Ancak, bu durumun sürdürülebilirliği yalnızca o kişilerin işlerinin başında olması ile sağlanabiliyorsa, böyle bir işletmenin gelecekte de aynı güçte marka olarak varlığını sürdüremeyeceğini şimdiden görebilmek için, çok da ileri görüşlü olmak gerekmediği ortada.

Bugün dünya markası olarak tanımlayabildiğimiz birçok işletmenin, veya bu işletmelerin ürün veya hizmetlerinin operasyonlarının başında ilk mucitleri veya yöneticilerinin olmadığı bir gerçektir. Marka olmak bir standart anlayışını, standartlar ise iyi tasarlanmış bir yönetim anlayışını gerektirir.

Yönetimini profesyonel bir zemine oturtmak noktasında çekimser davranan, marka olma durumunu, mağaza sayıları, mevcut üretim kapasitesi, akıl dolu ticari pazarlama anlaşmaları veya satış rakamları ile ölçen girişimciler bilmelidir ki, kendileri işin başından çekildiklerinde ne Pazar değerleri ne de markaları hayatını devam ettirecektir.

Kimi işletmelerde, bu durum o derece kritik bir noktada seyretmektedir ki, bazı girişimcilerimizde, bu güçlü markayı yaratmanın gururu; kendi kanlarından dahi gelse genç kuşağın, istihdam ettikleri az sayıda rasyonel profesyonellerin tüm uyarılarına karşın, kendilerinin değişen pazar gerçeklerini algılamalarının önünde bir duvar oluşturabilmektedir.

Marka aynı zamanda bir deneyimin, bilgi birikiminin nişanesidir. Markalaşmak, işletmelerin ürün veya hizmetleri ne olursa olsun, bu konuda gelişmeleri takip etmelerini, teknoloji ile barışık olmalarını, bu anlamda geliştirici ve güçlendirici işbirliklerinden sakınmamalarını gerekli kılar.

Müşteriler herhangi bir markayı tercih ederken ve bu tercihlerinin karşılığında bir fark öderken aslında bu bedeli güzel bir isme veya logoya vermediklerini bilecek kadar satın alma deneyimine sahiptirler. Müşteriler bu farkı marka ile resmedilen bilgiye ve deneyime öderler. Müşteri satın alma sürecinin marka tercihi aşamasında markamıza – bizim sahibi olarak çok da fark etmediğimiz – güvenilirlik, öncülük, deneyim ve yenilikçilik gibi kavramları da eklerler.

Bu aşamada marka sahibi olarak bizlerin görevi, müşterinin marka ile birlikte satın aldığı ve farkını ödediği bu unsurların karşılığını vermemizdir. Üretimden, pazara sunum aşamasına kadar, profesyonellik anlayışımızdan, akılıcı bir markalaşma stratejisi belirleme noktasında dış desteklere açıklığımızdan taviz vermemeliyiz.

Markalaşma yolundaki KOBİ’ler ne gibi sıkıntılarla karşılaşıyorlar?

Daha önce de belirttiğimiz gibi markalaşma bir süreç. Ancak markalaşma yalnızca iyi bir isim veya logo yaratımı da değil. Hemen hemen her ürün veya hizmetin üretiminde olduğu gibi, belirli kuralları ve formülleri olan bir üretim süreci. Her ürün, hizmet ve bu ürün ve hizmeti üreten işletmeye ve onun karakterine göre de ayrı reçeteleri olabilecek bir süreç.

Buradan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, nasıl ki her ürün veya hizmetin üretimi için uzman kişi veya kuruluşlardan bahsedebiliyorsak, markalaşma konusunda da uzman kişi ve kuruluşların olduğunu söyleyebiliriz.

Markalaşma yolundaki KOBİ’lerin birinci sıkıntısı, bunu kendilerinin yapabileceğine inanmaları, markalaşmayı tıpkı kendi uzmanlıkları altında ürettikleri ürün veya hizmet gibi algılamaları.

Gelişmekte olan bir KOBİ olarak ürün veya hizmetinizin üretiminde çok başarılı olabilirsiniz. Bu üretim başarısının ve aynı zamanda pazardaki gelişiminizin, pazardaki boşluktan ve sunduğunuz kaliteden mi yoksa markanızın marka olmasından mı kaynaklandığını ayırt etmeniz ise gerçekten çok zor.

Bir çok işletme, ürünlerinin pazardaki benzer ürünlerden daha kaliteli olmasından, pazarlama ve satış anlaşmalarının daha avantajlı olmasından, lojistik kabiliyetlerinin o gün için rakiplerinden daha iyi olmasından ya da daha kişisel nedenlerden kaynaklanan satış başarılarını, marka başarısı olarak algılayabilmektedir.

“Bizim markamız iyi satıyor…” diye başlayan cümleler kurarken buna kendi de inanan çok sayıda işletmeye siz de tanık olmuşsunuzdur. Aslında burada satış başarısı markaya değil, az önce saydığımız veya sayamadığımız birçok farklı faktöre dayanıyordur.

Peki bunda ne sakınca var? diyebilirsiniz. Bu noktada bir gün sizin avantajlı konumunuza sahip olacak bir rakibin, iyi bir marka stratejisi ile karşınıza çıkarak, hem de hiç tahmin etmediğiniz kısa bir süre içinde pazarda önce sizinle aynı konuma gelebileceğini, sonra da sizi geçebileceğini söyleyebilirim. Çok uzunlamasına değil, kısa bir süre düşünür ve deneyimlerinizi hatırlarsanız, böyle çok örnek sayabileceğinize eminim.

Markalaşma için KOBİ’ler pazarlama faaliyetlerine yeterli önemi veriyor mu?

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki; markalaşma sürecinizde, sizin inancınızı ve işbirliği samimiyetinizi gördükleri halde, büyük ajansların dahi sizinle çalışmak, size hizmet vermek konusunda ne kadar istekli olacağını görecek ve şaşıracaksınız. Ayrıca bu süreçte, başta KOBİ’lere destek veren birçok kamusal organizasyon olmak üzere çeşitli finans kuruluşlarının da sizi destekleyeceğini belirtmek gerekiyor.

Markalaşma, ne genel olarak sanıldığı kadar pahalı, ne de sıklıkla hata yapıldığı kadar basit bir süreç. Bu konuda uzmanlıktan uzak atılacak her adım kötü örnekler olarak ve sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.

Şahsi kanaatim, KOBİ’lerin pazarlama faaliyetlerinde markalaşmaya gereken değeri vermemelerinin en önemli nedeninin, tanık oldukları bu kötü örnekler olduğu yönünde. Ancak KOBİ’lerin, bu kötü örneklerden çekinmek yerine, kendi başarılı markalaşma hikayelerini oluşturmaları daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Bir KOBİ, zaten bir başarı hikayesidir. Herhangi bir alanda girişimcilik cesaretini göstermiş olan, profesyonel yönetim anlayışı ile kaliteli bir üretim sürecini devam ettiren, müşterilerinin isteklerini ve değişen pazar koşullarını takip eden, işbirlikçi ve inovatif çalışma ilkelerine sahip bir KOBİ, bütün bu meziyetlerini markalaşma sürecinde de sergileyebilmelidir.

Süslü cümleler ile günümüz pazar koşullarının elverişsizliği veya rekabetin sertliğinden, haksız rekabetten ya da müşterinin kaliteye önem vermeyerek fiyat orijinli hareket etmesinden bahsetmek son derece kolaycı bir yaklaşım olacaktır. Bunun yerine, baştan itibaren bahsettiğimiz olumlu anlayış ile çalışan bir KOBİ’nin pazarlama aşamasında, öncelikle kendi sürdürülebilir gelişimi adına, akılcı bir markalaşma sürecini başarı ile tamamlayarak, geleceğini garantiye almasından bahsedebilmeliyiz.

Ancak, pazarlama ve bu kapsamda markalaşma faaliyetlerine ve bunun gereklerine yeterli önemi vermeyen bir işletmenin – pazarda bugün için – en iyi ve en kolay erişilebilen ürün ve hizmeti sunuyor olsa dahi gelecekte var olacağına dair bir garanti olmadığını vurgulamamız gerekiyor.

KOBİ’lerin markalaşmasında Sosyal Medya’nın etkisini değerlendirir misiniz?

Artık kendinizi ve markanızı iki dünyada da ve bu iki dünyanın aktörleri ve kuralları çok farklı iki pazarında da var etmeniz gerekiyor. Gerçek ve dijital dünya her ne kadar birbirinden farklı koşullara sahip olsa da aralarındaki ilişki de sınırsız sayıda yol açılarak sağlanmış durumda.

Müşterilerinizin, bu iki dünya arasında hızla ve artık gittikçe daha da sınırsız biçimde geçiş kabiliyetine sahip oldukları bilinen bir gerçek. Peki siz hangi tarafta kalmayı tercih ediyorsunuz? Gerçek tarafta mı yoksa dijital tarafta mı? Yoksa ve daha doğru olarak iki tarafta birden mi? Elbette ki iki tarafta birden var olmalısınız. Çünkü sınırlı sayıda olan müşterinizin sunduğunuz ürün veya hizmete hangi tarafta iken ihtiyaç duyacağını, ya da satın alma kararını hangi taraftayken vereceğini öngörmeniz neredeyse imkansız.

Günümüzde hemen her türlü ürün veya hizmetin dijital ortamdan alınabileceğiniz hepimiz biliyoruz. Bu anlamda KOBİ’lerin e-pazarlarda var olma çabaları çok anlaşılır bir durum. Ancak bu tek ve yeterli bir duruş değil ne yazık ki. Çünkü marka müşterinin yalnızca satın alma noktasında müşterinin karşına çıkan bir oldu değil. Tam aksine, marka ve tanıtımı müşterinin karşısına en az satın alma noktasında çıkmaktadır. Marka ve reklam müşterinin karşısına satın alma noktasına gidene kadar geçtiği bütün yollarda karşısına çıkmalıdır.

Gerçek dünyanın tüm yolları, ana caddeleri ile iletişim kanalları yani televizyonu, radyosu, dizi filmi ve gazetesinin karşılığı dijital dünyada sosyal medya olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda markalaşma yolundaki KOBİ’lerin sosyal medyada bulunmaları bir ihtiyaçtan çok bir zorunluluktur.

Yönetim Kurulları neden değişmeli?


MIT Sloan Management Review’ın Sonbahar sayısında Edward E. Lawler ve Christopher G. Worleyyer imzalı olarak yer alan “(Şirketlerin) Yönetim Kurulları Neden Değişmeli?” başlıklı makalede şirketler tarafından yapılan kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının işletmenin DNA’sına ne kadar etki etmesi gerektiği tartışılıyor. Makalede, beklenen bu etkinin gerçekleşmemesi ya da işletmenin bu zorunlu değişime direnç göstermesi halinde ise sürdürülen KSS etkinliklerinin ancak geçici bir ilerleme ile sınırlı kalmaya mahkum olduğu belirtiliyor.

Lawler ve Worleyyer, aslında KSS çalışmalarının, o güne değin ana amaçları ve hedefleri finansal çerçevede – karı maksimize etmek – ile sınırlı görülen, Yönetim Kurulları tarafından ne denli güçlükle hayata geçirildiğini veya yönetildiğini vurguluyor. Hal böyle iken, bu DNA yapısına sahip işletmelerin gerçekleştirdikleri KSS çalışmaları da, zayıf ve etkisiz romantik eylemler olmanın ötesine geçmemektedir. Zaten bu nedenledir ki en romantik KSS çalışmaları da işletmeler tarafından en çok tercih edilenler olmaktadır. Aslında bu çalışmaların birer KSS uygulaması olduğundan bahsetmek de kimi zaman mümkün olmamaktadır.

Gerek ülkemizde gerekse de dünyada yapılan – ve KSS çalışmaları olarak adlandırılan – birçok uygulama özü itibari ile kurumsal sosyal sorumluluk performansı olmanın çok uzağında kalmaktadır. Bu makus talihin yaşanmasında birinci etkenin yukarıda bahsettiğimiz kar odaklılık anlayışı olduğunu belirten Lawler ve Worleyyer ne kadar haklı oldukları, çevremizdeki birçok projeye bakıldığında da net olarak ortaya çıkmaktadır.

KSS uygulamalarını, en hafif ifadesi ile iyiniyetli halkla ilişkiler çalışmaları olarak gören işletmelerin ve yönetimlerinin, bugüne değin gerçekleştirdikleri tüm iletişim çalışmalarında gözettikleri marka veya ürün görünürlüğü kabiliyetini, aynı şekilde KSS uygulamalarında da işletmeye çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Aslında bu görünürlüğün eylemin doğal akışında var olması olumsuz bir durum değildir. Ancak KSS çalışmalarına niyet ve başlangıç aşamasında işletmelerin bu kaygı ile harekete geçiyor olmaları, KSS uygulamalarının temelini oluşturan sürdürülebilirlik anlayışı ile tezat oluşturmaktadır.

MIT’nin makalesinde, işletmelerin Yönetim Kurullarında ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi ya da finansal hedeflerin yakalanması konularında uzman kişilerin yanı sıra, kurumsal sosyal sorumluluk anlayışının geliştirilmesi ve bu gelişim gözetilmesi konularında uzman üyelerin de bulunmasının, artık bir zorunluluk olduğu dile getirilmektedir.

Sosyal ve çevresel sürüdürülebilirliğin, işletmelerin içinde bulundukları habitat ile birlikte sağlıklı gelişimleri için vazgeçilmezliği – sözde değil ancak içselleştirilmiş halde – kabul edilmesi gereken bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Lawler ve Worleyyer bugün Kuzey Amerika orijinli şirketlerin neredeyse yüzde 50’si tarafından her yıl düzenli olarak GRI kriterlerine uygun raporlamalar yapıldığını vurgulamaktadır. Kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının işletmeler için öneminin daha net olarak algılanabilmesine olanak sağlayan GRI çerçevesi günümüzde bu anlamda geliştirilmiş en iyi uygulamalardan birisi olarak, hem de inisiyatif temelli yapısı ile karşımıza çıkmaktadır.

Önümüzdeki günlerde bu inisiyatif ve sürdürülebilirlik yaklaşımına sağladığı katkı ile ilgili olarka sizinle çeşitli bilgiler paylaşacağım.

TÜİK Enflasyon sepetini nasıl belirliyor?


TÜİK’in enflasyon hesaplamaları sırasında kullandığı sepet her zaman tartışma konusu olmuştur. TÜİK bugün 2012 yılında enflasyonu hangi ürünleri baz alarak ve nasıl hesaplayacağını açıkladı. Meraklısı için kısa bir bilgi…

TÜİK’in 2012 yılında kullanacağı sepet 444 ürün, 1,169 ürün çeşidini kapsayacak. Kurum yıl boyunca her ay, bu sepeti baz alarak, 27,500 işyeri ve 4,176 konuttan, yaklaşık 375,000 fiyat derleyecek.

Peki fiyatı alınan ürünler sepete nasıl giriyor? TÜİK’in açıklaması şöyle: Tüketici Fiyatları Endeksi mal ve hizmet sepeti oluşturulurken Hanehalkı Bütçe Anketi (HBA) sonuçlarına göre toplam harcama içerisinde 1/1000’den daha fazla ağırlık alan ürünler endeks sepeti kapsamına alınmaktadır. Yıl boyunca her ay düzenli olarak yapılan HBA anketi sonuçlarına göre TÜFE endeks sepeti güncellenmekte ve önemi yitiren mal ve hizmetler endeks kapsamı dışında bırakılmaktadır. HBA verilerinin yanı sıra; otomobil, otoban geçiş, şehirlerarası tren, cep telefonu görüşme, internet, özel televizyon yayın aidatı, gazete ve dergi ücretleri gibi mal ve hizmetler için idari kayıtlardan elde edilen harcama ve ciro bilgileri ile sepetin kapsamı ve ağırlık yapısı her yıl güncellenmektedir.

2012 yılı için TÜFE sepetine yeni eklenen ve çıkartılan ürünler ise şunlar;

Yeni eklenenler;

1. Ayran (1 lt)
2. Katı Meyve Sıkacağı
3. Bulaşık Deterjanı (Bulaşık Makinesi İçin Tablet)
4. Araba Yıkama Ücreti
5. Duş Jeli
6. Otomobil (2000 cc)
7. Otoban Geçiş Ücreti (2012 yılında 12 çeşit ile temsil edilmektedir – 2 yeni çeşit eklenmiştir)
8. Şehirlerarası Tren Ücreti (2012 yılında 20 hat ile temsil edilmektedir -1 yeni hat eklenmiş 4 hat çıkmıştır)
9. Uçak Ücreti (2012 yılında 64 hat ile temsil edilmektedir -10 yeni hat eklenmiş, 1 hat çıkmıştır)
10. Cep Telefonu Görüşme Ücreti (2012 yılında 233 çeşit ile temsil edilmektedir – 5 yeni çeşit eklenmiş, 1 çeşit çıkmıştır)
11. Özel Televizyon Aidatı (2012 yılında 12 çeşit ile temsil edilmektedir – 11 yeni çeşit eklenmiş, 5 çeşit çıkmıştır)
12. Magazin ve Dergi (2012 yılında 8 çeşit ile temsil edilmektedir – 1 yeni çeşit eklenmiş, 1 çeşit çıkmıştır )

Çıkartılan ürünler ise şunlar;

1. Üzüm Yaprağı
2. Erkek Palto
3. Ampul (Şeffaf)
4. Çamaşır Deterjanı (Elde Yıkama İçin)
5. Enjektör (5 cc’ lik)
6. Kamera (Bilgisayar İçin-Web cam)
7. VCD (Film)
8. İnternet Aylık Ücreti (Tt-Net-Çevirmeli)
9. Modem (ADSL)

TÜİK… Kazanç Yapısı Anketi 2010


Kazanç Yapısı Anketi; ücret ve kazançların düzeyi, yapısı ve gelişimi konusunda, ücretli çalışanların özellikleri ayrımında bilgi derlemek amacıyla 2006 yılından itibaren AB ülkeleri ile eş zamanlı olarak dört yıl aralıklarla uygulanmaya başlanmıştır. Söz konusu serinin ikincisi olan 2010 Kazanç Yapısı Anketi; 2010 Kasım ayı ve yıllık bilgileri referans alınarak 2011 yılında, Avrupa Topluluğunda Ekonomik Faaliyetlerin İstatistiki Sınıflamasına (NACE Rev.2) göre B-N ve P-S sektörleri (sanayi, inşaat ve hizmet) kapsanarak örnekleme yöntemi ile seçilen 20 155 işyerinde uygulanmıştır.

Ankette, işyerinde ücret karşılığı çalışan kişiler kapsanmıştır. Ankette kapsanan sektörlerde kadınlar, ücretli çalışanların % 24,6’sını oluşturmaktadır.

En yüksek kazancı yüksek eğitimli kesim elde etmektedir…

2010 Kazanç Yapısı Anketi sonuçlarına göre, 2010 yılında yıllık ortalama brüt kazanç 19 694 TL’dir. Bu rakam, erkekler için 19 683 TL, kadınlar için 19 728 TL olarak tahmin edilmiştir. Anket sonuçları incelendiğinde, hem erkek hem de kadın ücretli çalışanların kazançlarının, genellikle eğitim durumu ile doğru orantılı olarak yükseldiği görülmektedir. Benzer durum, yaş grubu ve kıdem yılı için de geçerlidir. Eğitim durumuna göre en yüksek yıllık ortalama brüt kazancı erkeklerde 37 878 TL,  kadınlarda ise 31 437 TL ile yüksekokul ve üstü eğitim düzeyine sahip olanlar elde etmektedir.

Cinsiyete dayalı ücret farkı…

Cinsiyete dayalı (erkek-kadın) ücret farkı, erkek ve kadın arasındaki ücret farkının erkek ücreti içindeki yüzdesi olarak tanımlanmaktadır. Bu gösterge, saatlik, aylık veya yıllık ortalama ücret esas alınarak hesaplanabilmekte olup burada yıllık ortalama brüt ücret kullanılarak hesaplanmıştır. Cinsiyete dayalı ücret farkı toplamda kadın ücretinin lehine (% -1,1) iken, eğitim durumuna göre incelendiğinde tüm eğitim durumu basamakları için erkek ücreti lehinedir.

Göstergenin toplamda kadın lehine olması ücretli çalışanların eğitim durumuna göre dağılımının incelenmesi ile açıklığa kavuşmaktadır. Buna göre, ücretli çalışan kadınların en yoğun bulundukları eğitim durumu % 35,3 ile yüksekokul ve üstü iken, erkekler için bu grup % 27,4 ile ilkokul ve altıdır. Cinsiyete dayalı ücret farkı meslek gruplarına göre incelendiğinde ise, “yöneticiler” grubu hariç, diğer tüm meslek gruplarında bu ölçütün erkek ücreti lehine olduğu görülmektedir.

Nitelik gerektirmeyen işlerde çalışanlar en düşük kazancı elde etmektedir…

Anket sonuçları, meslek grubu (ISCO 08) ayrımında incelendiğinde en yüksek yıllık ortalama brüt kazancı 49 170 TL ile “yöneticiler” meslek grubunda çalışanların elde ettiği görülmektedir. Bu meslek grubunu 33 974 TL ile “profesyonel meslek mensupları” izlemektedir. En düşük yıllık ortalama brüt kazancı ise 13 032 TL ile “nitelik gerektirmeyen meslekler” elde etmekte, bu grubu 13 787 TL ile “hizmet ve satış elemanları” izlemektedir.

En yüksek kazanç finans ve sigorta faaliyetleri sektöründedir…

Ücretli çalışanların ücret ve kazançları ekonomik faaliyet kolu ayrımında incelendiğinde, en yüksek yıllık ortalama brüt kazancın 44 343 TL ile “finans ve sigorta faaliyetleri” ekonomik faaliyet kolunda olduğu gözlenmektedir. Bu sektörü 43 530 TL ile “elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı” sektörü izlemektedir. En düşük yıllık ortalama brüt kazanç ise 13 878 TL ile “idari ve destek hizmet faaliyetleri” sektöründedir, bunu 14 591 TL yıllık ortalama brüt kazanç ile “inşaat” sektörü izlemektedir.

TÜİK… Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2010


P80/P20 göstergesi 2009 yılında 8,5 iken 2010 yılında 8’e düşmüştür…

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelirlere göre oluşturulan yüzde 20’lik gruplarda, en yüksek gelire sahip son gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay % 46,4 iken, en düşük gelire sahip ilk gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay % 5,8’dir.

Buna göre, son yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay, ilk yüzde 20’lik gruba göre (P80/P20 göstergesi)  8 kattır. P80/P20 göstergesi kentsel yerler için 7,3, kırsal yerler için ise 7,1’dir.

Gini katsayısı 0,402 olarak tahmin edilmiştir…

Gelir dağılımı eşitsizlik ölçütlerinden gini katsayısı bir önceki yıla göre 0,013 puan düşüş ile 0,402 olarak tahmin edilmiştir. Katsayı, kentsel yerleşim yerleri için 0,389, kırsal yerleşim yerleri için ise 0,379 olarak tahmin edilmiştir.

Gelirin nüfusa dağılımındaki eşitsizliğin grafik gösterimi olan Lorenz eğrisi de bir önceki yıla göre gelir dağılımında önemli bir değişim olmadığını eğrilerdeki çakışma ile göstermektedir.

Ortalama yıllık hanehalkı kullanılabilir geliri 22,063 TL’dir…

Türkiye’de hanehalkı başına düşen ortalama yıllık kullanılabilir gelir 22 063 TL iken, ortalama yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelir ise 9 735 TL’dir.

İstanbul Bölgesi 13 382 TL ile ortalama yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir geliri en yüksek olan bölge durumundadır. Bunu, 11 116 TL ortalama gelir ile Batı Anadolu Bölgesi izlemektedir. En düşük ortalamaya sahip bölge ise 5 144 TL ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’dir.

Toplam gelir içinde en fazla pay maaş-ücret gelirlerine aittir…

Maaş-ücret gelirleri % 43,7’lik oranla toplam gelir içerisinde en fazla paya sahiptir. Bunu % 20,5 ile sosyal transferler ve % 20,2 ile müteşebbis gelirleri izlemektedir.

Sosyal transferlerin % 91,1’ini emekli ve dul-yetim aylıkları oluşturmaktadır. Emekli ve dul-yetim aylıkları toplam gelir içinde % 18,6’lık paya sahip iken, diğer sosyal transferlerin payı % 1,8’dir. Müteşebbis gelirlerinin ise % 68,5’i tarım-dışı sektörden oluşmaktadır.

Nüfusun % 16,9’u yoksulluk sınırının altındadır…

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelirleri kullanılarak çeşitli göreli yoksulluk sınırları (eşdeğer hanehalkı kullanılabilir medyan gelirin % 40, % 50, % 60 veya % 70’ine göre) hesaplanmaktadır.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir medyan gelirin % 50’si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre nüfusun % 16,9’u yoksulluk riski altındadır. Kentsel ve kırsal yerler için ayrı ayrı hesaplanan yoksulluk sınırlarına göre, kentsel yerlerde bu oran % 14,3 iken, kırsal yerlerde % 16,6’dır.

Sürekli yoksulluk riski altında bulunanların oranı %18’dir…

Dört yıllık panel veri kullanılarak hesaplanan “sürekli yoksulluk” oranı, dört yıl boyunca hanenin üyesi olan fertlerden en az üç uygulamada yoksulluk riski altında olanlar olarak tanımlanmaktadır. Sürekli yoksulluğun hesaplanmasında eşdeğer hanehalkı kullanılabilir medyan gelirin % 60’ı dikkate alınmaktadır.

Buna göre, araştırmanın 2009 yılı dört yıllık  panel  sonuçlarından  hesaplanan  sürekli yoksulluk oranı % 18’dir.

Nüfusun yaşam koşulları göstergeleri…

Kurumsal olmayan nüfusun;

% 60’ı kendilerine ait konutta oturmaktadır.

% 43,8’inin konutunda “sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi vb.” sorunlar söz konusudur.

% 43,3’ünün oturduğu konutta “izolasyondan dolayı ısınma sorunu” yaşanmaktadır.

% 61,4’ünün hanesinin taksit ödemeleri ve borçları (konut alımı ve konut masrafları dışında) bulunmakta, bu borç ödemeleri, % 28,3’ünün hanesine çok yük getirmektedir.

% 87,5’i “evden uzakta bir haftalık tatili”, % 65,7’si “beklenmedik harcamalarını” ve % 81,7’si “yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme ihtiyacını” ekonomik nedenlerle karşılayamamaktadır.

Ciddi finansal sıkıntıyla karşı karşıya olan nüfusun oranı olarak tanımlanan ve belirlenmiş 9 maddeden en az 4 tanesini karşılayamama ya da mahrum olma durumunu tanımlayan “maddi yoksunluk”  oranı 2009 yılında % 63, 2010 yılında ise % 63,5 olarak hesaplanmıştır.

Araştırmada son söz kimin?..


MRGA (Market Research Global Alliance) araştırmalarda kullanılan soru formlarında son sözün kimde olması gerektiğini tartışıyor. Araştırma kuruluşunda (araştırmacıda) mı yoksa, müşteride mi?..

Konunun açılış sorusunda, bu durumda araştırmacı olarak neyin tercih edilmesi gerektiği ve duruma göre mutluluk veya hüsran ile sonuçlanan çalışma deneyimleri olup olmadığı soruluyor.

Konuya verilen yanıtlarda, araştırmacının metodolojik güvenilirliğini korumakla yükümlü olduğu ancak, içeriksel olarak müşterinin araştırmaya çok katkı sağlayabileceğini vurgulanıyor.

Aslına bakılırsa, müşterinin içinde bulunduğu pazar, ve bundan da önemli olarak araştırma ihtiyacına neden olan durumu hakkında, alınmış olan nitelikli bir bilgilendirme, araştırmacının araştırma enstrümanı (genellikle soru formu) tasarımında yüksek kalite ve verimliliği elde edebilmesi için yeterli gibi görülüyor.

Müşterinin ilk tasarımdan itibaren, olaya müdahil olma isteği duyması halinde, araştırmacının bilgilendirmeyi ne denli doğru aldığını sorgulaması gerekiyor. Müşterinin soru formuna müdahale ihtiyacı, genellikle kullanılan dili beğenmemesi ya da bu soruların yanıtları sunmakta yeterli olmayacağını hissetmesinden kaynaklanıyor olabilir. Daha da dramatik olanı ise, müşterinin aradığı yanıtların sorularının formda yer almaması.

İhtiyaç dıuyulan bilgiyi elde etmek amacı ile hazırlanan soru formları (ki bu aşamada anket tekniğinin araştırmacı tarafından doğru seçilmiş bir teknik olduğunu kabul ediyoruz), öngörüldüğü hali ile yanıtlara ulaşmak yeterliliğine sahip değil ise ve bu durum müşteri tarafından dahi dile getirilebiliyorsa, araştırmacının gözden geçirmeyi kabul etmesi en doğru yaklaşım olacaktır.

Siz ne dersiniz?

Uzmanlar ile görüşmek…


QRCA (Qualitative Research Discussion) uzmanlarla (özellikle tıp konusunda uzman kişilerle) yapılacak görüşmelerde açık uçlu ve keşfedici sorulara katılımın nasıl artırılabileceğini tartışıyor.

Konuya verilen yanıtlar, seviyesi iyi ayarlanmış olduğu halde, espri öğesinin katılımı artırmakta etkili olabileceğini vurguluyor.

Uzmanlar ile yapılacak görüşmeler sırasında, araştırmacının mesleki jargona ve espri anlayılşına hakiö olması gerektiği genel olarak kabul ediliyor. Ancak bu aşamada espri ögesinin araştırmacı değil katılımcı tarafından kullanılmasının gerekliliği de önemle vurgulanıyor. Elbette araştırmacının bir ön çalışma ile yapılan bu esprileri anlayabilecek kullanılan mesleki kodları çözebilecek kapasiteye gelmiş olması da bekleniyor.

Soru sormayı bilmek ve soru sorarken komik duruma düşmemek ise araştırmacının becerisi elbette. Araştırma uğraşının ne denli profesyonel bir alan olduğu unutulmadığı halde, bu becerinin bir vergi değil bir çalışma ve çabanın ürünü olduğunun bilinmesi gerekiyor.

Masa başında ve üzerinde araştırma yapılan sektörden bihaber (veya yalnızca hizmet verilen kurumdan alınan bilgiler ile sınırlı olacak şekilde) hazırlanmış soru formları veya görüşme yönergelerinin zaman zaman araştırmacıları meslek uzmanları karşısında ne kadar komik duruma düşürdüğüne hepimiz şahit olmuşuzdur.

Siz ne dersiniz?

Yeni araştırmacılar için…


AAPOR (American Association for Public Opinion Research) yeni araştırmacıların en çok karşılaşabileceği üç hatanın neler olabileceğini tartışıyor.

Soruya verilen yanıtlara göre yeni araştırmacıların en çok karşılaşabileceği hataların daha çok araştırma çalışması sırasında elde edilen verilerin yorumlanması aşamasında yaşanabileceği belirtiliyor. Uzman araştırmacıların konuya verdikleri yanıtlar genellikle aşağıdaki ana gruplarda toplanıyor;

– Araştırma verilerinin maksadını aşacak derecede yorumlanması,

– Katılımcıların verdikleri yanıtların ve belirtilen görüşlerin sayısallaştırılması ile elde edilen tesbitlerin sorgulanmadan geçerli görülmesi,

– Veriler arasında nedensellik ilişkisinin kurulması aşamasında yapılan hatalar ve

– Yardımcı analiz yazılımları ile elde edilen istatistiki yorumların okunması sırasında hatalar yapılması…

Siz ne dersiniz?..