Tag Archives: araştırma

Siyasal araştırmaların modelleme ve tasarımı üzerine bir değerlendirme…


Esasen bir araştırmada kritik nokta, araştırmanın, araştırılan konunun muhattabı olan kitleyi kapsayacak şekilde modellemesi ve tasarımıdır. Araştırmanın tüm aşamaları boyunca, genelden özele doğru “sorunun muhattaplığı” unsuruna dikkat edilmesi gerekmektedir.

Stuart Sutherland İrrasyonel isimli kitabında; önceki öğelerden, sonrakilerden daha fazla etkilenmeyi “öncelik hatası” (primacy error) olarak tanımlıyor. Bu tesbit, araştırmanın önemli unsurlarından olan önermelerin belirlenmesi aşamasında ne denli dikkatli davranılması gerektiğini çok yalın bir dille ortaya koymaktadır.

Araştırmanın modellenmesi ve tasarımında yaşanabilecek sorunlar…

Herkesin bildiği üzere, araştırma çalışmalarında yaygın olarak takip edilen bir süreç vardır. Bu süreç araştırma probleminin tesbiti ile başlamaktadır. Daha sonra – yine başlangıç çalışmalarından birisi olarak kabul edilebilecek – önermelerin sıralanması işi yapılmaktadır. Önermeler ise, bizim uygulama safhasında neyi araştıracağımızı, bunu hangi araç ve teknikler ile gerçekleştireceğimizi belirleyecektir. Önermeler aynı zamanda, araştırma kaynaklarının ve sınırlı zamanın akılcı bir biçimde kullanılmasına da olanak sağlayan kabullerdir.

Araştırma sorusunu yanıtlamak amacı ile, bu soruyu oluşturan her türlü olguyu sorgulamamıza olanak sağlayan önermelerin, akılcı bir biçimde kurgulanması ve güçlü soru cümlecikleri olması beklenir. Bu noktada ise, kabaca literatür olarak tanımlayabileceğimiz sözel ve yazılı geçmiş bizim en öncelikli yardımcı aracımız olmaktadır; özetle bizden önce yapılmış olan tüm çalışmalar ve bunlardan üretilmiş olan bilgiler. Ayrıca araştırma konusu ile ilgili olarak – özellikle sosyal bir araştırma yapılıyorsa – toplumsal dinamikler, toplumun herhangi bir benzeştirilebilir öncel fenomene karşılık verdiği tepkiler, bu fenomen ile etkileşim şekli de öncel bilgilerimiz arasında yer almalıdır. Yani Sutherland’ın deyimi ile ‘önceki öğeler’.

Araştırmanın başlangıç aşamasında yapılacak bir hatanın, araştırmanın bütününe etki edebileceği açıktır. Önermelerin belirlenmesi – araştırmanın tamamını gerek içeriksel gerekse de teknik olarak etkileyecek olan – araştırmanın kurgulanması aşamasında yapılması muhtemel “öncelik hatası” ise bizim bulmayı hedeflediğimiz verilerden oldukça uzak bir sonuca ulaşmamıza neden olabilir. Hele ki araştırma konumuz hakkında öncel bilgiler yeterli veya biz onları değerlendirmekte yetkin değil isek.

Tasarım hatası aynı zamanda araştırmanın sorgulama başlıklarının belirlenmesi aşamasında da sapmalara neden olabilecektir. Araştırma öncesinde, araştırdığımız fenomen ile ilgili olduğunu varsaydığımız unsurları çalışma sırasında sorgulamaya ve bunlardan gelecek yanıtları da birlikte değerlendirmeye meyilli olacağımız açıktır. Ancak tasarım aşamasında yapılan önemli hatalardan birisi olarak bu unsurların seçiminde de çeşitli “küçük” hatalar yapabiliriz. Bu hatalar araştırmanın içinde kendi başlarına yalnızlaştığı halde çok dramatik sonuçlar ile karşılaşmayabiliriz. Ne zamana kadar? Bu unsurlar araştırmanın özü itibari ile “gerçekte yer alması gereken” diğer unsurlar üzerinde – ve her aşamada – antagonist etkiler yaratmaya başlayana kadar.

Araştırmanın modelleme ve tasarım aşamasından başlayarak – hatta araştırmacının zihninde araştırma fikrinin oluşmasından itibaren – sürece dahil olan hatalı unsurlar, yanılsamanın gerçekleşmesinde en etkili olabilecekleri ana kadar son derece gizil şekilde ve kendilerini her basamakta anlamlı kılarak – olumlayarak  var olmaya devam edeceklerdir.

Esas itibari ile araştırmanın içinde olmaması gereken antagonist unsurlar; araştırmanın fenomeni tanımlamasını, sonuç üretme kabiliyetini, yanıtlayanların ana fenomene odaklanmasını ve buna uygun yanıt üretmesini engelleyebilir. Daha da kötüsü “engellemeyebilir”. Bu durumda gerek fenomenin tanımlanmasını gerekse de tüm unsurları ile araştırmanın fenomene odaklanmasını bloke edebilir. Hatta böylesi bir durumda, elimizdeki verileri rasyonel olmayacak şekilde birleştirerek, bir diğer yaygın hata olan “yanılsamalı korelasyon” (illusory correlation) durumuna düşebiliriz.

Ancak her iki hata durumundan da, araştırma yolu ile kurtulmak için çarelerin üretilmiş olduğunu belirtmekte yarar var. Öncel verilerin veya yanlış ilişkilendirmelerin yaratacağı zararları bertaraf ederek, fenomen ile ilglili gerçek bilginin yakalanmasına zemin oluşturacak temel verilerin elde edilmesine olanak sağlayan araştırmalar yapılmaktadır.

Bir araştırma fenomeni olarak : Siyasal seçimler…

Yukarıda belirttiğimiz modelleme ve tasarım hataları hemen her araştırma için geçerlidir. İstisnai olarak, araştırmacının fenomen hakkında fazlaca öncel veriye sahip olmadığı keşfedici (explanatory) araştırmalarda ise amaç, zaten öncel verilerden bağımsız olarak, fenomenin ana unsurlarını belirlemek olduğu için, araştırmacı tüm unsurların antagonist etki yaratabileceğine dair önleyici refleksini azami seviyede yüksek tutmaktadır.

Toplumun herhangi bir kesitte – yani zaman aralığında – olası siyasal tercihlerinin öngörülmesi amacı ile yapılan siyasal araştırmalarda ise yularıda belirttiğimiz olumsuzlukların sıklıkla yaşanabildiği görülmektedir.

Bu yazıda, siyasal araştırmalar ile ilgili, araştırma sonuçlarının kamusal paylaşımından kaynaklanan manipülasyon etkisinin amaçlı kullanımı, araştırmacının herhangi bir siyasal baskı grubu veya parti ile angajmanından kaynaklanacak kasıtlı davranışları ele almadığımızı belirtmekte yarar var. Araştırma disiplini dışında kalan bu tür metodolojik ve teknik olmayan ancak kriminal olarak tanımlayabileceğimiz hataların başka yazılarda değerlendirilmesi elbette mümkündür.

Siyasal araştırmalarda – ve özellikle seçim öncesi araştırmalarda – araştırması yapılan gelecek ilk seçimin toplumsal karşılığının tanımlanması, bir fenomen olarak ele alındığı halde toplumun önceki deneyimlerinin hangi fenomenine karşılık geldiğinin bilinmesi ve arştırmanın sınırlılıklarının da bu anlamda ele alınması öncelikli bir gerekliliktir. Ayrıca toplumun içinde bulunduğu kesitin ve siyasal kültür düzeyinin – fenomen unsurlarını ayrıştırma kabiliyetinin – ne seviyede olduğunun öngörülmesi de araştırmanın sağlıklı biçimde gerçekleştirilebilmesi için kritik önem taşımaktadır.

Türkiye gibi siyasal gelişim sürecinin siyasetin tüm aktörleri nezdinde ve ivmeli olarak geliştiği bulanık ortamlarda ise, araştırmacının bu konularda daha nitelikli analizler yapılması gerekmektedir. Fenomenin yalın halde ele alınmasını takiben, öncel veri olarak değerlendirilebilecek gelişim yönü, unsurların doğru belirlenmesine olanak sağlayacak şekilde bugüne ait dinamikleri derinlikli olarak analiz edilmelidir. Hatta araştırmacının bu analizleri gerçekleştiriken, yetkinliğini kendi içinde ve samimiyetle değerlendirmesi ve pratik araştırmaya uzak gibi görülen teorik araştırmadan destek alması en doğru davranış şekli olacaktır.

Bu zorlukları aşmanın daha etkin yolu ise – yukarıda da belirttiğimiz gibi – fenomeni yalın halde ele almak olacaktır. Araştırmacı ve araştırma böylelikle – en azından – yüksek antagonist etki yaratabilecek unsurları araştırmasının içine koymaktan bir ölçüde de olsa kurtulabilecektir. Araştırmacı bu noktada, bu olası etkilerden analiz aşamasında kurtulabileceğini düşünse – ve hatta bunu yapabilecek yetkinlikte olsa – dahi, bu etkilerin araştırmanın yürütülmesi sırasında çalışmayacağına dair bir garantiye de sahip değildir. Sonuçları sapkın düzeye çekme riski barındıran – ve sonradan başa çıkılabileceği öngörülen – bu unsurların araştırma sırasında ve yanıtlayıcıdan başlayarak etkisi hissettirebilecek olma ihtimali de küçümsenmeden dikkate alınmalıdır. Gözlemin, gözlenen olayı ve olayın gerçekleşme şeklini etkileyeceği teorik olarak kanıtlanmış bir kabuldür. Bu nedenle, gözlemcinin – yani araştırmacının – gözlemi en az düzeyde etkilemeyi kendisine bir düstur olarak kabul etmesi gereklidir.

Özellikle siyasal araştırmalarda – kullanılan araştırma aracından (enstrüman) bağımsız olarak – yapılan gözlem sırasında yanıtlayıcının fenomenden uzaklaşmasına, ya da fenomenin gerçekleşme biçiminde yer almayacak unsurlardan etkilenmesine olanak sağlayacak şekilde yanıltılmasına neden olacak unsurlardan ari olarak çalışmanın yapılması gerekmektedir.

Siyasal araştırmalarda – ve aslında tüm araştırmalarda – bir diğer hata olarak; temel analizlerin yanıtlayana yaptırılması, analize zemin oluşturacak soru bataryaları ile yanıtlayanın mantıksal bir iç tutarlılık sağlamaya görevlendirilmesi ise, yukarıda belirttiğimiz “bulunmaması gereken unsurlar”ın olası olumsuz etkilerini de katlı olarak karşımıza çıkartacaktır.

Yeniden belirtmek gerekir ki – kullandıkları enstrümanın teknolojik anlamda modern olmasından bağımsız olarak – ortodoks araştırmacıların, yapacakları analizlerin ihtiyaç duyduğu veri seti ihtiyacını – en kaba hali ile yanıtlayana yükleme eğilimleri, özellikle siyasal araştırmaların en belirgin ve sonuçları etkileyen sorunudur.

Araştırmacının, tüm gözlem boyunca yanıtlayanın rasyonel olduğunu, yanıtlayanın öz tutarlılığını araştırmanın başından sonuna kadar ve gözlem unsurlarından etkilenmeden sürdüreceğini kabul ederek çalışmaya başlaması, anlamlandırmakta güçlük çekeceği bir veri seti ile karşılaşmasına neden olacaktır. Oysa ki araştırmacının, yanıtlayandaki irrasyonaliteyi (ideolojik tercihleri kastetmiyoruz) ve unortodoks veri üretim tercihini öngörmesi ve bunu bertaraf edecek şekilde yalın bir enstrüman tasarımını tercih etmesi daha doğru olacaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi – özellikle siyasal araştırmalarda ve daha da özel olarak seçim araştıtmalarında – yanıtlayanda küçük bir tetikleme ile çalışmaya başlayacak irrasyonalite ve unortodoks eğilimlerin ya aynı şekilde karşılanması ya da buna hiç zemin oluşturmayacak bir odaklanma ile bertaraf edilmesi mümkün olacaktır.

Yanıtlayanın, neyin araştırmasının yapıldığını bilmesi, yanıtlarının yalnızca sorulara ve fenomenin özüne odaklanmış halde alınması ve esasen araştırmacının veya bir teorisyenin sorunu olan fenomenin alt unsurları ile analizinden ari kılınması verilerin analizinden hareketle daha net sonuçlara ulaşılmasına olanak sağlayacaktır.

Türkiye’de Ağustos 2014 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde yapılan birçok araştırmada da bu modelleme ve tasarım hataların etkilerinin yaşandığı ve birçok araştırmacının tahminlerinin gerçekleşen değerlerin uzağında kaldığı görülmüştür. Yukarıda aktardığımız – yanıtlayanın ana fenomenden uzaklaştırlıması – etkisinin karakteristik olarak işlediği örneklerden birinde; yanıtlayanın Cumhurbaşkanlığı seçiminden uzaklaştırılarak, yapılan son yerel seçimlere odaklandığı bir soru bataryasını takiben, Cumhurbaşkanlığı ile ilgili görüşlerinin sorulmasının sonucu olarak adayların oy tahminleri şu şekilde sıralanmıştır: Recep Tayyip Erdoğan %58 (gerçekleşen %51 ve sapma %7), Ekmeleddin İhsanoğlu %30 (gerçekleşen %38 ve sapma %8) ve Selahattin Demirtaş %12 (gerçekleşen %10 ve sapma %2).

Burada aslında araştırmacı; yanıtlayana “seçimlerde kime oy vereceğini” sormak yerine ondan siyasal bir analiz talep etmiş ve yanıtlayandan “bir önceki seçimlerin sonuçlarını biliyorsunuz, buna göre seçmen nasıl oy kullanmalıdır” diye sormuştur. Çünkü yanıtlayan, araştırmayı bir bütün olarak algılamakta, tercihlerinden çok, topluma ve kendisine ait irrasyonaliteye bir çıkış aramaktadır.

Sonuç : Araştırma ile siyasal sonuçlar tahmin edilebilir mi?..

Kısa yanıt: Evet… Evrenin temel yasalarına bağlı kalması beklenen atomun dahi, şizofren eğilimler gösterdiği ve fiziğin meşhur çift yarık deneyinde gözleme göre davranış geliştirdiği bilindiği halde, araştırmacının herhangi bir fenomene değin gözlem (araştırma) yapması durumunda, yanıtlayan üzerindeki manipülasyonunu (teknik anlamda kullanıyorum) en aza indirecek bir modelleme ve tasarım yapması gerekmektedir.

Araştırmanın saha çalışmasından ve yanıtlayandan gelen yanıtlardan ibaret olduğunun düşünülmesi, beyanın rasyonalite ve analizi yapılmasına gerek olmayan bir olgu olarak kabul edilmesi durumunda ise, araştırmacının va araştırmanın sapkın sonuçlar üretmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Araştırma disiplininin ve destek aldığı diğer yan disiplinlerin mantıksal zeminde ele alınması gereken temel prensiplerinin yalın halde kullanıldığı bir araştırma çalışması ile, siyasal seçimlerin öngörülmesine olanak sağlayacak bir veri seti oluşturulması mümkündür. Ancak bu aşamada araştırmacının araştırmayı – öncesi, yürütülmesi ve sonrası (yani analiz boyutu) ile – bir bütünsel çalışma olarak algılaması gerekmektedir.

Keşfetmek için kısa bir yol : RAP


Stuart Sutherland İrrasyonel isimli kitabında; önceki öğelerden, sonrakilerden daha fazla etkilenmeyi “öncelik hatası” (primacy error) olarak tanımlıyor. Bu tesbit, araştırmanın önemli unsurlarından olan önermelerin belirlenmesi aşamasında ne denli dikkatli davranılması gerektiğini çok yalın bir dille ortaya koymaktadır.

Herkesin bildiği üzere, araştırma çalışmalarında yaygın olarak takip edilen bir süreç vardır. Bu süreç araştırma probleminin tesbiti ile başlamaktadır. Daha sonra – yine başlangıç çalışmalarından birisi olarak kabul edilebilecek – önermelerin sıralanması işi yapılmaktadır. Önermeler ise, bizim uygulama safhasında neyi araştıracağımızı, bunu hangi araç ve teknikler ile gerçekleştireceğimizi belirleyecektir. Önermeler aynı zamanda, araştırma kaynaklarının ve sınırlı zamanın akılcı bir biçimde kullanılmasına da olanak sağlayan kabullerdir.

Araştırma sorusunu yanıtlamak amacı ile, bu soruyu oluşturan her türlü olguyu sorgulamamıza olanak sağlayan önermelerin, akılcı bir biçimde kurgulanması ve güçlü soru cümlecikleri olması beklenir. Bu noktada ise, kabaca literatür olarak tanımlayabileceğimiz sözel ve yazılı geçmiş bizim en öncelikli yardımcı aracımız olmaktadır; özetle bizden önce yapılmış olan tüm çalışmalar ve bunlardan üretilmiş olan bilgiler. Yani Sutherland’ın deyimi ile ‘önceki öğeler’.

Araştırmanın başlangıç aşamasında yapılacak bir hatanın, araştırmanın bütününe etki edebileceği açıktır. Önermelerin belirlenmesi – araştırmanın tamamını gerek içeriksel gerekse de teknik olarak etkileyecek olan – araştırmanın kurgulanması aşamasında yapılması muhtemel “öncelik hatası” ise bizim bulmayı hedeflediğimiz verilerden oldukça uzak bir sonuca ulaşmamıza neden olabilir. Hele ki araştırma konumuz hakkında öncel bilgiler yeterli veya yetkin değil ise.

Fırsatlar – yaygın inanışa göre – her ne kadar gözümüzün önünde olarak kabul edilse de, durum her zaman bu kadar basit değildir. Ayrıca fırsatlara ulaşmaya çalışırken, diğer yüzü olan sayın Mr. Hyde – yani tehditler – ile de karşı karşıya kalmak işten bile değildir. Bu nedenle, fırsatlara ulaşırken dikkatli olmak gerektiği açıktır. Günümüz iş dünyasında dikkatli olmak ise ancak araştırma ile mümkündür.

Bu anlattığımız birinci durumda girişimci yapının fırsatları algılamış olduğundan bahsedilmektedir. Diğer yandan, herhangi bir çalışma sırasında, bazı fırsatların var olduğunu dahi bilemeyebiliriz. Elbette yine yukarıdaki anlatımdan hareketle, böyle bir durumda tehditler hakkında da çok fazla bilgimiz olmadığı açıktır. Hatta böylesi bir durumda, elimizdeki verileri rasyonel olmayacak şekilde birleştirerek, bir diğer yaygın hata olan “yanılsamalı korelasyon” (illusory correlation) durumuna düşebiliriz.

Bu noktada – herhangi bir girişimci yapı için – fırsatları yakalamak veya onların farkında olmak için, iki tehditten – öncelik hatası ve yanılsamalı korelasyondan – kurtulmanın gerekliliği ortadadır. Kimi durumlarda girişimci yapının kendi kültürü, iş deneyimleri ama çoğunlukla da şansı bu hatalar ile karşılaşılmasını engelleyebilmektedir. Ancak, sınırlı kaynaklarını akılcı bir yatırımda bulunmak, fırsatları yakalayarak rekabet avantajı elde etmek isteyen bir yapı için bunlar pek de göze alınabilecek hatalar değildir. Çünkü bu hataların yaşanması nın, sonuç olarak, kabul edilmesi veya telafisi güç bir kayıp yaşatması kuvvetle muhtemeldir. Bu tip sonucu kayıp olan girişim örneklerinin sayısı her yıl yüz binlerce olmakla birlikte, hiç biri bir başarı hikayesi olamadan sonlandığı için bunları görmezden geliriz.

Ancak her iki hata durumundan da, araştırma yolu ile kurtulmak için çarelerin üretilmiş olduğunu belirtmekte yarar var. Öncel verilerin veya yanlış ilişkilendirmelerin yaratacağı zararları bertaraf ederek, saklı fırsatların yakalanmasına zemin oluşturacak temel verilerin elde edilmesine olanak sağlayan RAP (Rapid Assessment Process) tekniği ile gerçekleştirilen araştırmalar yapılmaktadır. Günümüzde özellikle, ekonomik, sosyal ve çevresel etkileri olan yatırımlar öncesinde; bölgesel dinamiklerin anlaşılması ve yatırımı destekleyici veya olumsuz etkilerinin azaltılmasını sağlamaya yönelik olarak RAP araştırma sıklıkla kullanılmaktadır.

Siyasal araştırmalar, medya ve nedensellik tartışması…


“Yeni yılda iyimser miyiz, yoksa karamsar mı? Başta terör sorunu, Kürt meselesi olmak üzere yargıdan ekonomiye, demokrasiden dinin etkilerine, toplumsal kaygı ve beklentilerimiz ne yönde? Ahmet Hakan sordu, Ipsos 2013 yılı beklentiler raporunun sonuçları Tarafsız Bölge’de tartışıldı.”

Ahmet Hakan’ın CNN Türk’de yayınlanan Tarafsız Bölge programının 02.01.2013 tarihinde yayınlanan ve IPSOS KMG’nin “2013 Beklentiler Araştırması” üzerine değerlendirmelerin yapıldığı bölümünün internet sitesindeki tanıtım metni böyleydi.

Lafın sonunu baştan söyleyelim. Türkiye’de bu çerçevede çalışmaların yapılması, bu çalışmalara araştırma sektörünün önemli kuruluşlarının ilgi göstermesi ve veriler üretmesi olumlu bir şey. Ayrıca Ipsos’un sektörümüzün değerli isimlerinden Vural Çakır’ın önderliğinde bu çalışmayı gerçekleştirmiş olması da sevindirici.

Araştırmaların medyada sunumu

Ipsos’un araştırması gerçekten de bahsedilen konularda ilginç veriler sunuyor. Merak edenler, programda da paylaşılmış olan Ipsos araştırmasının sonuçlarını yazının sonunda bulabilirler. Elbette ki araştırmanın sonuçları aşağıda verilen yanıtlar ile sınırlı değildir. Sizin de tahmin edebileceğiniz üzere elde edilen sonuçların çok daha detaylı analizler içeren hali, sonuç raporunda yer alıyordur.

Bizi ilgilendiren ise daha ziyade, bizim frekans dökümü olarak tanımladığımız bu sonuçlar üzerine katılımcıların yaptıkları yorumlar ve bu yorumlarını ve tartışmalarını takiben herhangi bir sonuca ulaşamamış olmaları.

Aslına bakarsanız bir araştırmacı için herhalde en zor sınav, belirli bir süreye sıkıştırılmış halde, yalnızca dikkat çekici (çarpıcı) başlıkları ön plana çıkartılmış olan bir araştırmayı medyada sunmaktır. Vural Çakır’ın bu sınavı herşeyden önce kişisel karizması ile kazasız bir şekilde bu programda geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Araştırma sonuçları arasında bir verinin katılımcılar tarafından çok farklı yorumlara neden olması sırasında Ali Saydam’ın – aslında araştırmayı destekler mahiyette – güvenilirlik sorununu gündeme getirmesini saymazsak araştırmanın da sınavı geçtiğini söyleyebiliriz.

Peki bu uzun sunum sırasında araştırmanın güvenilirliği nasıl oldu da gündeme geldi ve kısa bir süre de olsa tartışılır hal aldı? İşte tam da bu nokta araştırmacının müdahale ederek tartışmaya son vermesi gereken andı. Nasıl mı? Elbette ki program sırasında kısıtlı zaman adına ekrana yansıtılmayan verilere hakimiyet ile. Ben katılımcıların tartıştıkları konunun yanıtının araştırmada olduğuna inanan tarafım neticede.

Bir araştırmanın, tüm bulguları ile tablo ve grafikler halinde medyada yer alabileceğini düşünmek biraz romantik bir yaklaşım olur. Ancak eğer araştırmacı da katılımcılar arasında konuşmacı olarak yer alıyorsa bu aşamada sizin müdahale ederek kafalardaki soru işaretlerine yanıt verme şansınız da var demektir. Tabi bu aşamada yanıtların elinizde olduğunu varsayıyorum.

Araştırmada nedensellik

Programda tartışılan araştırmanın genel değerlendirmesini yapan katılımcılar, kamuoyunun 2012 yılında iktidara verdiği (hemen her alandaki) olumlu krediyi 2013 yılı için geri aldığı ve iktidarın icraatlarına değin genel bir memnuniyetsizlik havasının hakim olduğu yönünde mutabık oldular. Elbette bu görüşü çeşitli alt başlıklarda reddedenler de oldu. Yine katılımcılar bu genel durumun tüm yanıtlara etki ettiği, araştırmaya katılanların bu ruh hallerinin tüm yanıtlara yansıdığı yönünde de fikir beyan ettiler. Bazı durumların ise bu genel eğilim ile örtüşmediğinden dem vurdular.

Her bir frekans tablosu, bir sonraki tablonun önceli konumunda katılımcıların yorumlarına yön verdi. Ancak araştırmanın kendisi bu yanıtları vermek noktasında ne yazık ki aciz kaldı. Esasen, her tablonun arkasından araştırmanın söz alarak, bu verilerin nasıl okunması gerektiğini izah etmesi beklenmelidir.

Programda ekrana getirilen ilk tablodan itibaren başlayan bu sorun, programın sonuna kadar devam etti. Neydi ilk tablo? “Güneydoğu sorunu çözülür”. Tablo, kamuoyunun, sorunun çözümü konusunda olumlu olan görüşünün 6 puan düştüğünü gösteriyordu (2012 %37 ve 2013 %31). Sadece bu örnekteki tartışılan/tartışılamayan veriye bakarak bir araştırmanın okunmasında araştırmacının katkısının veya araştırmada nedenselliğin ne denli önemli olduğunu gösterebiliriz sanırım.

Örneğimizden hareket edersek, tablonun bize söylediği özetle şudur; 2011 yılı sonunda kamuoyunda her 10 kişiden 4’ü 2012’de güneydoğu sorununun çözüleceğine inandığını belirtirken, bu sayı 2012 yılı sonunda her 10 kişide 3’e düşmüştür. Tersten okunursa 2011 yılı sonunda her 10 kişiden 6’sı güneydoğu sorununun çözüleceğine inanmıyordu. Geçen bir yıllık süreçte ise bu 6 kişiye bir kişi daha eklendi. İşte bu noktada bu kişilerin kim oldukları ve “çözüm”den kasıtlarının ne olduğunun yanıtının her iki yıl için de araştırmada olması beklenmelidir.

Eğer biz araştırmacı olarak geçen yıl çözüm olacağını belirten 4 kişinin çözümden neyi kastettiklerini biliyor olsaydık, en azından hangi “çözüm” modelinin (bu yıl fikri değişen bir kişinin) 2012 yılında neden bu fikrinden vazgeçtiğini anlayabilirdik. Aslında bir sosyal araştırmanın yanıt vermesi gereken soru da budur.

Buna ek olarak, bir sosyal araştırmanın çözümden bahseden kişilerin kim olduklarını (profillerini) de bilmesi beklenir. Bu kişilerin siyasal eğilimleri, yaşam koşulları ve benzeri özellikleri ile çözüme olan inanç veya inançsızlıkları da sosyal araştırmanın yanıtlayabilmesi gereken sorulardır.

Programda tartışılan her tablo ile ilgili olarak, elde olmayan bu yanıtlardan dolayı uzun tartışmalar yaşandı. Oysa ki bu tartışmaların verileri anlamak üzerine değil, yorumlamak üzerine yapılıyor olması gerekirdi.

Umarım Ipsos’un araştırması bu yıl yeniden gerçekleştirilir ve uzun soluklu sosyal bir araştırma olarak, çok ihtiyacımız olan trend sürekliliğini sağlamamıza imkan tanır. Türkiye’nin bu tip uzun süreli araştırmalara ihtiyacı olduğu bir gerçek. Ancak yine umarım ki, önümüzdeki yıl yapılacak programda araştırma, tartışmalarda verilerin doğru okunması ve nedensel açıklamaları bağlamında daha net sonuçlar içerir.

Tekrar araştırmada emeği geçen herkese teşekkür eder, herkese iyi bir yıl geçirmesini dilerim.

 

Araştırma Hakkında

Ipsos’un sosyal sorumluluk anlayışı ile yaptığını belirttiği araştırmanın birincisi 2001 yılında yapılmış. Araştırma 2007 yılından itibaren düzenli olarak yapılıyor ve üzerinde tartışılan araştırma bu serinin 13. uygulaması. Araştırma IBBS-2 düzeyinde 28 ilde 1,100 kişi ile görüşülerek gerçekleştirilmiş.

Araştırmanın programda paylaşılan bazı bulguları ise aşağıda üç yıllık karşılaştırmaları ile yer almaktadır.

Terörle Mücadele

“Güneydoğu sorunu çözülür” (2011 %37, 2012 %37, 2013 %31)

“Terörle mücadele başarıya ulaşır” (2011 %47, 2012 %47, 2013 %39)

“Abdullah Öcalan serbest bırakılır” (2011 %14, 2012 %14, 2013 %19)

“İç çatışmalar artar” (2011 %42, 2012 %37, 2013 %52)

“Türkiye’nin bölünme ihtimali artar” (2011 %33, 2012 %27, 2013 %41) spekülatif

Demokrasi ve Yargı

“Demokratik haklar ve özgürlükler artar” (2011 %57, 2012 %58, 2013 %50)

“Adalet daha iyi işler” (2011 %52, 2012 %56, 2013 %45)

“Ergenekon olarak konuşulan dava adil bir sonuca bağlanır” (2011 %39, 2012 %43, 2013 %41)

“Yeni bir Anayasa uzlaşmayla kabul edilir” (2011 %57, 2012 %68, 2013 %56)

“Hükümetin demokratik açılım politikası başarılı olur” (2011 %46, 2012 %49, 2013 %42)

Uluslararası İtibar

“Türkiye’nin uluslararası itibarı artar” (2011 %64, 2012 %70, 2013 %55)

“Türkiye’nin dış politikasında sorunlar artar” (2011 %50, 2012 %54, 2013 %64)

“Türkiye’nin komşularıyla ilişkileri daha da güçlenir” (2011 %64, 2012 %58, 2013 %43)

Güven Algısı

“Başbakan’dan memnuniyet algısı” (2012 %63, 2013 %52) parti oylarını sormadık

“Cumhurbaşkanı’ndan memnuniyet algısı” (2012 %76, 2013 %70)

“Ordunun itibarı artar” (2011 %53, 2012 %55, 2013 %46)

“Daha huzurlu bir ülke oluruz” (2011 %55, 2012 %60, 2013 %47)

“İnsanlar kendini güvende hisseder” (2011 %49, 2012 %54, 2013 %44)

Avrupa Birliği

“Türkiye AB’ye üye olmalı” (2012 %41, 2013 %41)

“Türkiye AB’ye tam üye olur” (2012 %37, 2013 %32)

“AB Türkiye’nin tam üyeliğini ister” (2012 %18, 2013 %14)

Din Etkisi

“Devlet yönetiminde dinin etkisi artar” (2011 %52, 2012 %57 2013 %67)

“Laiklik güçlenir” (2011 %53, 2012 %51, 2013 %42)

“Toplum hayatında dinin etkisi artar” (2011 %59, 2012 %67, 2013 %71)

Ekonomi

“Ekonomik refah artar” (2011 %49, 2012 %51, 2013 %45)

“İşsizlik azalır” (2011 %41, 2012 %40, 2013 %42)

“Yolsuzlukla mücadele artar” (2011 %58, 2012 %59, 2013 %55)

Enflasyon

“Enflasyon artar” (2012 %52, 2013 %52)

“Enflasyon aynı kalır” (2012 %34, 2013 %34)

“Enflasyon azalır” (2012 %14, 2013 %14)

Gelir

“Gelir artar” (2012 %34, 2013 %34)

“Gelir aynı kalır” (2012 %48, 2013 %51)

“Gelir azalır” (2012 %18, 2013 %15)

Tüketici Kredileri

“Tüketici kredisi alırım” (2012 %15, 2013 %20)

“Tüketici kredisi almam” (2012 %85, 2013 %80)

Konut Alımı

“Kışlık konut alırım” (2012 %13, 2013 %12)

“Kışlık konut almam” (2012 %87, 2013 %88)

Tatile Çıkma

“Yurtdışı tatiline giderim” (2012 %11, 2013 %18)

“Yurtdışı tatiline gitmem” (2012 %89, 2013 %82)

“Yurtiçi tatile giderim” (2012 %33, 2013 %51)

“Yurtiçi tatile gitmem” (2012 %67, 2013 %49)

Otomobil Alımı

“Otomobil alırım” (2012 %24, 2013 %25)

“Otomobil almam” (2012 %76, 2013 %75)

Kişisel Hisler

“Daha iyi olacağım” (2012 %39, 2013 %41)

“Daha kötü olacağım” (2012 %11, 2013 %12)

“Aynı kalacağım” (2012 %48, 2013 %45)

“Fikrim yok” (2012 %2, 2013 %2)

 

Bilgi için

Ahmet Hakan’ın konukları, İstanbul stüdyosunda Vural Çakır (IPSOS), Prof. Dr. Halil Nalçaoğlu (Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi), Yazgülü Aldoğan (Posta Gazetesi),  Ali Saydam (Yeni Şafak Gazetesi), Prof. Dr. Tarık Yılmaz (Psikiyatri Uzmanı) ve Ankara’dan ise Elif Kabadayı Tatar (Hukukçu) ve Abdullah Abdülkadiroğlu (Samanyolu Ankara) oldu.

Programı izlemek isteyenler ise aşağıdaki linkten tamamına ulaşabilirler.

http://tv.cnnturk.com/video/2013/01/03/programlar/tarafsiz-bolge/tarafsiz-bolge/2013-01-02T2200/index.html

“Büyük” araştırmacıları, “Sıradan” araştırmacılardan ayıran yedi özellik


Yaşlanmanın da biyolojik gelişim ve yüzde beliren kırışıklıklardan bağımsız, görece bir kavram olduğunu öğrendik. Eskiler bize insan hissettiği yaştadır derdi. Gülerdik. Ancak şimdi bu sözün biraz değişiklik ile gerçek olduğunu da görüyoruz. Aslında insan hissettiği değil, çağını anlayabildiği (ya da günümüzde teknolojiyi kullanabildiği) yaştadır demek daha doğru olacak. Önemli bir bölümümüz, teknolojinin ivmeli bir gelişim sürecine başladığı yıllar henüz gelmeden doğduk ve gelişim başladığında ise ancak gençlik yıllarımızdaydık.

On yıllık genç bir araştırmacı olan Simon Shaw dahi, brandrepublic.com’da yayınlanan yazısında gençler ile araştırma yaptığında kendisini yaşlı hissetmeye başladığını belirtiyor. Simon, günümüzde bir araştırmacının sıradanlıktan kurtulabilmesi için sahip olması gereken yedi özelliği de sıralamış yazısında. Meraklısı için işte – hepimizin bildiğini sandığı ancak uygulamaya geçirmekte zaafiyet yaşayabildiği – özelliklerin listesi…

Bir görüş sahibi olmak!.. Dünyayı, yaşananları, pazarları ve aktörlerini tanımak, davranışlarının temellerini bilmek ve önünüze gelen verileri yorumlayarak bunlardan bir sonuç çıkartabilmek için, en azından kendinize ifade edebileceğiniz güçlülükte bir dünya görüşüne ihtiyacınız var.

Gelişmiş iletişim becerileri!.. Elbette ki yalnızca konuşmak veya gülümsemekle sınırlı değil. Görüşlerinizi, araştırma ile elde ettiğiniz bulguları etkili anlatım kabiliyetini de size sağlayacak olan, yeni teknolojinin tüm iletişim ekipmanları ile donatılmış güçlü bir iletişim tarzınız olmalı.

Saplantı düzeyinde merak!.. Çalışmanızı veya araştırmanızı zamanında teslim etmenize mi neden olacak? Hayır. Ancak araştırdığınız konuya, bu konuyu oluşturan tüm alt ve üst yapı unzurları ile aktörlerine değin merak – ve elbette bu merakın sonucunda öğrendikleriniz – elde ettiğiniz verilerin daha işlevsel ve etkili olarak yorumlanmasına olanak sağlayacaktır.

Biraz diplomatik kabiliyet!.. Araştırmanız hizmet verdiğiniz girişimcinin yatırımcının ne denli başarılı bir geri dönüş sağladığını resmediyorsa ne ala. Ancak kimi zaman karşınızdakine, işlerin ne kadar kötü gittiğini, yönetimde ne denli sağlıksız uygulamalarda bulunduğunu veya önlem almaz ise yakın gelecekte batacağını da söylemek zorunda kalabilirsiniz. Sanırım bu noktada yalnızca iletişim beceriniz işe yaramayacaktır.

Yeniliklere adapte olun! Yenilikleri online araştırmalar yapabilmek ile sınırlı tutanlardansanız durumunuz pek de iç açıcı değil. Davranışsal ekonomiyi, göstergebilimsel araştırma yöntemlerin yeni ve uygulanabilir örneklerini takip etmiyorsanız ve yeniliği yalnızca teknolojik yenilik olarak algılıyorsanız yakın gelecekte kapınızın çalınmayacağından emin olabilirsiniz. Büyük veriyi işleme teknolojisi yanında bunun felsefesine de sahip olmanız en doğrusu olacaktır.

Hızlı uyum kabiliyeti!.. Veri kaynaklarının, veri toplayan ve analiz edenden daha hızlı yaşadığı bir ortamda, araştırmacı olarak bu ortama uyum hızınızın yetersizliği sizi zor durumda bırakabilir. Kullandığınız yöntemler her ne olursa olsun, nitelikli veriye hızla ulaşmanın en önemli meziyet olduğunu algılamanız gerekir. Hız yaşamın takvimine değil, bilginin takvimine bağlıdır. Araştırmanızı bir hafta içinde teslim etmeniz ancak eli çabuk olduğunuzu gösterir. Tabloların değil, yorumlarınızdaki bilginin hızından bahsediyoruz.

Coşkunun gücü!.. Pazartesi günü, bir sanayi devinin araştırma teklifi ile başlayan haftanız, Çarşamba günü bir sosyal medya girişiminin araştırma ihtiyacını anlamak ve Cuma günü de yeni bir banka kartının iletişim çalışmalarına yön vermek ile geçebilir. Coşkunuzu her zaman ve her boyutta iş karşısında eşit oranda ayakta tutmak gerçekten büyük bir beceri olsa gerek.

Ne dersiniz?

TÜİK Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması (2012)


Türkiye’de girişimler tarafından girişim teknolojilerinin kullanımı ile ilgili olarak TÜİK tarafından gerçekleştirilen araştırmanın 2012 yılı sonuçları geçtiğimiz hafta içinde yayınlandı.

Buna göre Türkiye’de girişimlerin internet kullanım oranlarında geçtiğimiz yıla oranla artış olduğu gözlenmektedir.

Geçtiğimiz yıl içinde girişimlerin internet erişimleri arttığı gibi, mal ve hizmet alım/satımınde da bilişim teknolojileri altyapısının kullanım oranlarında artış olduğu görülmektedir.

Aşağıda TÜİK araştırmasının detaylı sonuçlarını bilginize sunuyorum.

Girişimlerin % 92,5’i Internet erişimine sahiptir

2012 yılı Ocak ayında 10 ve daha fazla çalışanı olan girişimlerin %92,5’i Internet erişimine sahip olup, bu oran 2011 yılının aynı döneminde %92,4’tü. Internet erişim oranı 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %99,6 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %98,1, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %91,2’dir. Girişimlerde bilgisayar kullanım oranı ise 2011 yılında %94 iken 2012 yılında %93,5’e düşmüştür.

Internete erişimde genişbant bağlantı %92,1’e yükseldi

2012 yılı Ocak ayında girişimlerin %92,1’i Internete erişimde genişbant bağlantı kullanmıştır. Bu oran 2011 yılının aynı döneminde %91,5’ti. DSL bağlantı (ADSL, VDSL vb.), %87,9 ile girişimler tarafından Internete erişimde en çok kullanılan genişbant bağlantı tipidir.

Telefon hattı ile çevirmeli bağlantı veya ISDN gibi darbant bağlantı tipleri ise girişimlerin %11,1’i tarafından kullanılmıştır.

Internet erişimine sahip girişimlerin %62,8’i web sayfasına sahiptir

2012 yılı Ocak ayında Internet erişimine sahip girişimlerin %62,8’i web sayfasına sahiptir. En yüksek web sayfası sahiplik oranı %88,7 ile 250 ve üzeri çalışanı girişimlerde iken, bunu %76 ile 50-249 çalışanı olan girişimler ve %59,4 ile 10-49 çalışanı olan girişimler takip etmektedir.

Girişimlerin %81,5’i kamu kurum ve kuruluşlarıyla iletişimde Internet kullandı

2011 yılında girişimlerin kamu kurum ve kuruluşları ile iletişimde Interneti kullanma oranı %81,5’tir, bu oran Internet erişimine sahip girişimlerde ise %88,2’dir.

Kamu kurum ve kuruluşları ile iletişimde Interneti kullanan girişimlerin %91,6’sı en çok kamu kurum ve kuruluşlarının web sayfasından/sitesinden bilgi almayı tercih ederken, bunu %80,1’i ile form almak/indirmek takip etmektedir.

2011 yılında, Internet erişimine sahip girişimlerin kamu kurum ve kuruluşlarının elektronik satınalma sisteminde yer alan ihale dokümanlarına ve şartnamelerine ulaşma oranı %18,3’tür.

Girişimlerin %12,8’i bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi vermiş, %11,1’i ise ürün/hizmet siparişi almıştır.

2012 yılı araştırma sonuçlarına göre 2011 yılında girişimlerin %12,8’i bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi vermiş, %11,1’i ise ürün/hizmet siparişi almıştır.

Bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi verme oranı 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %21,8 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %15,7, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %12’dir.

Bilgisayar ağları üzerinden ürün/hizmet siparişi alma oranı ise 250 ve üzeri çalışanı olan girişimlerde %18,8 iken, 50-249 çalışanı olan girişimlerde %12,7, 10-49 çalışanı olan girişimlerde ise %10,5’tir.

Bilgisayar ağları üzerinden en yüksek ürün/hizmet siparişi verme ve alma oranları, %44,9 ve %26,7 ile “Bilgisayarların ve İletişim Araç ve Gereçlerinin Onarımı” sektöründedir.

Araştırmada son söz kimin?..


MRGA (Market Research Global Alliance) araştırmalarda kullanılan soru formlarında son sözün kimde olması gerektiğini tartışıyor. Araştırma kuruluşunda (araştırmacıda) mı yoksa, müşteride mi?..

Konunun açılış sorusunda, bu durumda araştırmacı olarak neyin tercih edilmesi gerektiği ve duruma göre mutluluk veya hüsran ile sonuçlanan çalışma deneyimleri olup olmadığı soruluyor.

Konuya verilen yanıtlarda, araştırmacının metodolojik güvenilirliğini korumakla yükümlü olduğu ancak, içeriksel olarak müşterinin araştırmaya çok katkı sağlayabileceğini vurgulanıyor.

Aslına bakılırsa, müşterinin içinde bulunduğu pazar, ve bundan da önemli olarak araştırma ihtiyacına neden olan durumu hakkında, alınmış olan nitelikli bir bilgilendirme, araştırmacının araştırma enstrümanı (genellikle soru formu) tasarımında yüksek kalite ve verimliliği elde edebilmesi için yeterli gibi görülüyor.

Müşterinin ilk tasarımdan itibaren, olaya müdahil olma isteği duyması halinde, araştırmacının bilgilendirmeyi ne denli doğru aldığını sorgulaması gerekiyor. Müşterinin soru formuna müdahale ihtiyacı, genellikle kullanılan dili beğenmemesi ya da bu soruların yanıtları sunmakta yeterli olmayacağını hissetmesinden kaynaklanıyor olabilir. Daha da dramatik olanı ise, müşterinin aradığı yanıtların sorularının formda yer almaması.

İhtiyaç dıuyulan bilgiyi elde etmek amacı ile hazırlanan soru formları (ki bu aşamada anket tekniğinin araştırmacı tarafından doğru seçilmiş bir teknik olduğunu kabul ediyoruz), öngörüldüğü hali ile yanıtlara ulaşmak yeterliliğine sahip değil ise ve bu durum müşteri tarafından dahi dile getirilebiliyorsa, araştırmacının gözden geçirmeyi kabul etmesi en doğru yaklaşım olacaktır.

Siz ne dersiniz?

Uzmanlar ile görüşmek…


QRCA (Qualitative Research Discussion) uzmanlarla (özellikle tıp konusunda uzman kişilerle) yapılacak görüşmelerde açık uçlu ve keşfedici sorulara katılımın nasıl artırılabileceğini tartışıyor.

Konuya verilen yanıtlar, seviyesi iyi ayarlanmış olduğu halde, espri öğesinin katılımı artırmakta etkili olabileceğini vurguluyor.

Uzmanlar ile yapılacak görüşmeler sırasında, araştırmacının mesleki jargona ve espri anlayılşına hakiö olması gerektiği genel olarak kabul ediliyor. Ancak bu aşamada espri ögesinin araştırmacı değil katılımcı tarafından kullanılmasının gerekliliği de önemle vurgulanıyor. Elbette araştırmacının bir ön çalışma ile yapılan bu esprileri anlayabilecek kullanılan mesleki kodları çözebilecek kapasiteye gelmiş olması da bekleniyor.

Soru sormayı bilmek ve soru sorarken komik duruma düşmemek ise araştırmacının becerisi elbette. Araştırma uğraşının ne denli profesyonel bir alan olduğu unutulmadığı halde, bu becerinin bir vergi değil bir çalışma ve çabanın ürünü olduğunun bilinmesi gerekiyor.

Masa başında ve üzerinde araştırma yapılan sektörden bihaber (veya yalnızca hizmet verilen kurumdan alınan bilgiler ile sınırlı olacak şekilde) hazırlanmış soru formları veya görüşme yönergelerinin zaman zaman araştırmacıları meslek uzmanları karşısında ne kadar komik duruma düşürdüğüne hepimiz şahit olmuşuzdur.

Siz ne dersiniz?

Yeni araştırmacılar için…


AAPOR (American Association for Public Opinion Research) yeni araştırmacıların en çok karşılaşabileceği üç hatanın neler olabileceğini tartışıyor.

Soruya verilen yanıtlara göre yeni araştırmacıların en çok karşılaşabileceği hataların daha çok araştırma çalışması sırasında elde edilen verilerin yorumlanması aşamasında yaşanabileceği belirtiliyor. Uzman araştırmacıların konuya verdikleri yanıtlar genellikle aşağıdaki ana gruplarda toplanıyor;

– Araştırma verilerinin maksadını aşacak derecede yorumlanması,

– Katılımcıların verdikleri yanıtların ve belirtilen görüşlerin sayısallaştırılması ile elde edilen tesbitlerin sorgulanmadan geçerli görülmesi,

– Veriler arasında nedensellik ilişkisinin kurulması aşamasında yapılan hatalar ve

– Yardımcı analiz yazılımları ile elde edilen istatistiki yorumların okunması sırasında hatalar yapılması…

Siz ne dersiniz?..

Araştırma bütçelerini korumak…


MRA (Marketing Research Association), şirketlerin (müşterilerin) araştırma bütçelerini kısmalarının önüne geçebilmek için nasıl bir mesleki strateji izlenmesi gerektiğini soruyor.

Soruyu yanıtlayan araştırmacılar, öncelikle şirketlere araştırma ile elde edilecek verilerin şirket için karlılık artırıcı mahiyette geri dönüşünün önemini anlatmak gerektiğini belirtiyorlar. Araştırmanın şirketler tarafından önemli ve geliştirici bir maliyet bileşeni olarak algılanması gerektiğini vurgulayan araştırmacılar bu konuda asıl görevin de yine kendilerinde olduğunu belirtiyorlar.

Şirketlerin araştırma ihtiyacını belirlemek konusunda yetkili olan ve taleplerini araştırma kuruluşlarına aktarmaktan sorumlu yöneticilerin bu değerlendirme ve karar alma süreçlerinde desteklenmesi gerektiği konusunda da araştırmacılar genel bir fikirbirliğine sahip.

Ülkemizdeki durum ise, araştırma bütçeleri korunması ve istemci şirketlerin talep yönünde motive edilmesi konusunda, benzer nitelikli tartışmaları yapmamıza olanak sağlamaktan çok uzak.

Frekans tabloları ve sözde karşılaştırmalı analizlerin ofis yazılımlarının renkli grafikleri ile bezenerek sunulmasından başka birşey olmayan niteliksiz araştırma raporları müşterilerin gerçekten ihtiyaç duyacakları bilgi ihtiyacını karşılamaktan oldukça uzak kalmaktadır.

Elbette iyi örnekleri, iyi araştırma kuruluşlarını ve onların değerli çalışmalarını bu olumsuz değerlendirmeden ari tutmak gerekir.

Ancak ne yazık ki, nitelikli bir soru formu veya model oluşturmaktan aciz, raporlarını soruların frekans tabloları ve araştırma eğitimi almamış bir insanın dahi akıl edebileceği basit karşılaştırmalar ile dolduran ve oluşturduğu bu ‘sonuçsuz rapor’un içinde tek satır bile ‘gerçek analiz’ yer almayan çok sayıda sözde araştırma kuruluşunun pazarda halen iş yaptığını da görmek gerekiyor.

Araştırma müşterilerine malumun izahından başka bir bilgi vermeyen, basmakalıp ve sağdan soldan toplanan bilgi kırıntıları ile oluşturulan modeller ile yapılan araştırmalar ile araştırmayı uzmanlık isteyen profesyonel bir uğraştan çok ticaret olarak gören sözde araştırmacılar engellenemediği sürece araştırma bütçelerinin iyileştirilmesini beklemek biraz hayalcilik olacaktır.

Siz ne diyorsunuz?..

Boykot krizi kime yaradı…


İKSara’nın 5-12 Temmuz 2011 tarihleri arasında 2058 kişi üzerinde yaptığı kamuoyu araştırması son günlerde gündemi belirleyen pek çok konuya ilişkin çarpıcı veriler sunuyor.
Akşam gazetesinde yayınlanan ve hata payı ±2.2% olarak belirtilen ankete göre, AKP ve BDP seçmenleri 12 Haziran seçim sonuçlarından memnun.

Boykot krizinin ardından seçmene ‘Bu pazar bir genel seçim olsa, oyunuzu hangi partiye verirdiniz?’ sorusu yöneltildi. Buna, ‘AKP’ yanıtını verenlerin oranı yüzde 52 olurken, yüzde 25.7 ‘CHP’, yüzde 12.4 ‘MHP’ yüzde 6.9 ‘BDP’, yanıtını verdi. Buna göre, AKP seçim sonrasındaki süreçte oylarını artırmış ve yüzde 50’yi aşmış görünüyor. İKSara, ‘söz konusu artışın önemli bir oranının baraj altında kalan partilerin oy oranlarının erimesinden kaynaklandığı’ değerlendirmesini yapıyor.

AKP ve BDP’liler memnun…
Seçmenlere ‘Bu seçimde oy verdiğiniz partinin başarılı olduğunu düşünüyor musunuz?’ sorusu da yöneltildi. Buna göre, AKP seçmeninin yüzde 95’i, CHP’nin yüzde 44’ü, MHP’nin yüzde 29’u, BDP tabanının yüzde 92’si kendi partisini başarılı buluyor. Bu soruya ‘başarısız’ yanıtı verenlerin oranı AKP seçmeninde yüzde 4, CHP’de yüzde 34, MHP’de yüzde 34, BDP’de yüzde 6 oldu. Buna göre, AKP ve BDP seçmeninin ezici bir çoğunluğu partisinin başarılı olduğunu düşünürken, her 3 CHP’liden birisi partinin başarısız olduğunu düşünüyor. MHP’li seçmenlerin çoğunluğu ise partilerinin ‘ne başarılı ne de başarısız’ olduğunu düşünüyor.

CHP’lilerin yüzde 34’ü boykotu desteklemiyordu…
Ankette CHP’li seçmenlere ‘CHP’nin yemin etmeden Meclis’teki çalışmalara katılma kararını destekliyor musunuz?’ sorusu da yöneltildi. Bu soruya CHP’li seçmenlerin yüzde 57’si ‘Evet, destekliyorum’, yüzde 34’ü ‘Hayır desteklemiyorum’, yüzde 9’u ise ‘Kararsızım’ yanıtını verdi. Kararsız seçmenler dağıtıldığında bu oran yüzde 62 ‘Evet, destekliyorum’ ve yüzde 38 ‘Hayır, desteklemiyorum’ şeklinde oldu. Bu veriler, CHP seçmeninin büyük bir kısmının kendi milletvekillerinin yemin etmeden Meclis’teki çalışmalara katılmasına destek verdiğini, ancak karşı çıkanların oranının da bir hayli yüksek olduğunu gösteriyor.

CHP’lilerin yarısı kurultay istiyor…
CHP’li seçmene İKSara’nın sorduğu bir diğer soru ise parti içindeki muhalefetin kurultay talebini destekleyip desteklemedikleri oldu. CHP’li seçmenlerin yüzde 42’si bu talebe destek verdiğini belirtirken, yüzde 49’u ‘Hayır, desteklemiyorum’ yanıtını verdi, yüzde 8’i ise ‘kararsız’ olduğunu söyledi. Bu oran kararsızlar dağıtıldığında CHP’lilerin yüzde 46’sı kurultaya gidilmesini desteklerken, yüzde 54’ü karşı çıkıyor.

BDP tabanı boykot diyor…
‘BDP’nin Meclis’i boykot kararını destekliyor musunuz?’ sorusuna BDP seçmeninin yüzde 87’si ‘Evet, destekliyorum’ derken, sadece yüzde 4’ü ‘Hayır, desteklemiyorum’ yanıtını verdi. BDP seçmenin yüzde 9’u kararsız. BDP’nin boykotuna CHP seçmenin sadece yüzde 21’i destek verirken, yüzde 71’i ‘Hayır, desteklemiyorum’ yanıtını verdi. CHP seçmenin yüzde 8’i ise kararsız. Aynı soruya AKP seçmenin yüzde 7’si, MHP’nin de yüzde 3’ü destek verdi. AKP seçmeninin yüzde 84’ü boykota karşı çıkarken, yüzde 9’u kararsız olduğunu söyledi. MHP seçmenin yüzde 94’ü karşı olduğunu söylerken, yüzde 4’ü kararsız olduğunu dile getirdi. Buna göre, toplam seçmenlerin sadece yüzde 15’i BDP’nin boykot kararını destekliyor, yüzde 76’sı karşı çıkıyor ve yüzde 9’u da kararsız. Buna göre, BDP’nin boykot kararına her dört seçmenden üçü karşı çıkıyor.

Hatip Dicle…
Ankete katılanlara ‘Yüksek Seçim Kurulu tarafından Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin iptal edilmesini doğru buluyor musunuz?’ sorusu da soruldu. Bu soruya AKP seçmeninin yüzde 64’ü, CHP seçmeninin yüzde 57’si, MHP seçmeninin yüzde 72’si ‘doğru bulduğu’ yanıtını verdi. Dicle’nin milletvekilliği iptalini ‘yanlış bulduğunu’ söyleyenlerin oranı AKP’de yüzde 22, CHP’de yüzde 33, MHP’de yüzde 20 oldu. BDP seçmenin yalnızca yüzde 4’ü ‘Evet, doğru buluyorum’ derken, ‘Hayır, doğru bulmuyorum’ görüşünü ifade edenlerin oranı yüzde 89 oldu. Bu soruya ‘Kararsızım’ yanıtını verenlerin oranı AKP’de yüzde 13, CHP’de yüzde 11, MHP’de yüzde 7, BDP’de yüzde 7 oldu. Buna göre, toplam seçmenlerin yüzde 59’u, YSK’nın Dicle’nin vekilliğini iptal etmesini doğru buluyor, 29’u karşı çıkıyor, yüzde 12’si ise kararsız.

BDP’lilerden tutuklu vekillere destek…
‘Seçilmiş ama halen tutuklu bulunan milletvekillerinin serbest bırakılarak Meclis’e girmeleri gerektiğine inanıyor musunuz?’ sorusuna toplam seçmenin yüzde 54’ü karşı çıkıyor, yüzde 33’ü destek veriyor, yüzde 13’ü ise kararsız. Tutuklu vekillerin serbest bırakılmasına en büyük desteği yüzde 93 ile BDP verirken, bunu yüzde 58 ile CHP seçmeni izliyor. MHP seçmenin sadece yüzde 30’u tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmalarına destek veriyor, yüzde 56’sı net bir şekilde karşı çıkarken, yüzde 14’ü kararsız. AKP seçmeninin sadece yüzde 14’ü tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılıp Meclis’e girmelerini isterken, yüzde 72’si karşı çıkıyor, yüzde 14’ü kararsız.

http://www.iksara.com/