Tag Archives: ekonomi

Sürdürülebilirlik için kaçınılmaz dönüşüm…


Dünyamız ortak hedefler çerçevesinde bir araya gelmeye, birlikte düşünmeye ve birlikte hareket etmeye çalışıyor. Toplumlar siyaset üstü bir yaklaşım ile, birlikte güzel bir gelecek inşa etmek istiyor. Bu amaca yönelik çalışan insanlar için, sürdürülebilirlik kavramı ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ise küresel bir buluşma platformu olmaya aday. BM ise 2000’de yayınladığı Binyıl Kalkınma Hedeflerinden aldığı ders ile, bu sefer sunumundan itibaren farklı bir yol izlemektedir.

Neler yaşandı ve buraya nasıl geldik?

İnsanoğlunun sürdürülebilirlik hikayesi bin yıllardır devam ediyor. Sürdürülebilirlik, diğer tüm canlılar ile birlikte, dünya üzerinde bir varoluş çabasının ortak adıdır. Ancak I. Dünya Savaşı’nı takip eden son yüz yıllık süreçte sürdürülebilirlik, doğal bir davranış olarak değil, daha programlı bir insan davranışı olarak planlanmaktadır.

Bundan 42 yıl önce, Dünya nüfusu henüz 4 milyar civarınde iken, 1976 yılında Vancouver’da (Kanada) yapılan Habitat-1 konferansının daktilo ile yazılan kapanış deklerasyonundan başlayarak, insani gelişimin sosyal, çevresel ve ekonomik boyutları ele alınmaya başlanmıştır. Bundan sonraki dönemde planlamaların odak noktasını ise, insani yaşam kalitesinin çevresel uyumluluk içinde geliştirilmesi oluşturmuştur.

Vancouver’dan 20 yıl sonra, bu sefer daha yakınımızda, İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat-2 konferansında da, aynı öze odaklanılmış ve insanın sürdürülebilir gelişiminde ekonomik, sosyal ve çevresel dengenin sağlanmasının ne derecede önemli olduğu bir kez daha vurgulanmıştır. Hatta, bu vurgunun yanı sıra, takiben 2003 yılında bir Küresel Eylem Planı açıklanmış ve sürdürülebilirlik için yapılması gereken eylemler açıklıkla sıralanmıştır.

MDG, UNGC ve ikiz kulelerin yıkılışı…

Habitat-2’yi takiben BM tarafından iki çerçeve daha yayınlandı. Binyıl Kalkınma Hedefleri (=MDG, Millenium Development Goals) ve BM Küresel İlkeler Sözleşmesi (=UNGC, United Nations Global Compact).

Çok sade bir analiz ile, bu deklarasyonlardan ilki yani MDG sosyal ve politika alanına, ikincisi olan UNGC ise ekonomik alana, yani iş dünyasına yönelik olarak yapılmıştı. İkisi birden takip edilerek işletildiği halde, dünyanın daha yaşanır bir gezegen olması mümkün olabilecekti.

Ancak Dünya, BM tarafından Eylül 2000 tarihinde duyurulan MDG’ye ne yazık ki bir yıl kadar odaklanabildi. Zaten, yeni bir bin yıla geçiş sürecinde olan dünyada, bu heyecanı besleyen öyle çok reklam kampanyası vardı ki, zaten çok fazla da odaklanılmış olduğunu söylemek mümkün değildi. Ekonomide, sosyal alanda, politikada hemen her küresel ve yerel aktör yeni bin yılın insanlığa neler sunacağından bahsediyordu.

Ancak MDG’nin asıl yıkılışı; yayınlanmasından tam bir yıl sonra, hem de yayınlandığı BM binasına komşu sayılabilecek Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerinin yıkılışı kadar sert, hızlı ve şiddetli oldu.

Hedeflerin durumu ve yeni ekonominin liderleri…

Hedeflerine 2015 yılına kadar ulaşmayı planlayan BM’in ve MDG’nin genel performansını gözden geçirirsek, Dünya geneli olarak şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.

  1. Aşırı yoksulluğu ve açlığı ortadan kaldırmak… Kaldıramadık!
  2. Herkes için evrensel ilköğretim sağlamak… Sağlayamadık!
  3. Cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi… Güçlendiremedik!
  4. Çocuk ölümlerini azaltmak… Azaltamadık! (Özellikle savaş alanlarında)
  5. Anne sağlığını iyileştirmek… Yeterince iyileştiremedik!
  6. HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele… Mücadeleye devam ediyoruz!
  7. Çevresel sürdürülebilirliği sağlama… En kötü olduğumuz alan!
  8. Kalkınma için küresel bir ortaklık kurmak… Aksine parçalandık!

Bir diğer çerçeve olarak, ekonomi ve iş dünyasına yönelik UNGC’de durum nedir? Bu sözleşmenin maddelerinde Dünya olarak performans tablomuz ise aşağıdaki gibidir.

  1. İnsan haklarına saygı, koruma ve yaygınlaştırma… Koruyamıyoruz!
  2. İnsan hakları ihlallerini azaltmak… Azaltamıyoruz!
  3. Sendikalaşmayı desteklemek… Örgütlenmeden çekiniyoruz!
  4. Zorla çalışmaya son vermek… İnsan kaçakçılığı hala gündemimizde!
  5. Çocuk işçiliğini sonlandırmak… Sadece istatistiklerden çıkartabildik!
  6. Ayrımcılığa son vermek… Batıda dahi ırkçılık, ülke politikası derecesinde yaygın!
  7. Çevre sorunlarına ihtiyati yaklaşımı desteklemek… Kyoto’yu imzalamayanlar var!
  8. Çevresel sorumluluk artışını desteklemek… Çevrecilik bir politik alan konumunda!
  9. Çevre dostu teknolojileri geliştirmek… İlerliyoruz ancak erişim çok düşük!
  10. Yolsuzluklar ile mücadele… Aksine, yeni türleri ile mücadele ediyoruz!

Gerek MDG gerekse de UNGC hedeflerinin yakalanması ve yaygınlaştırılmasındaki küresel başarısızlık, yalnızca sosyal ve çevresel alanı değil, aynı zamanda ekonomik alanı da derinden etkilemiştir ve etkilemeye de devam etmektedir.

Dünyanın daha önce benzeri görülmemiş şekilde yaşadığı ekonomik krizler, daralma ve geri çekilmeler ile tahminleri zorlayan büyük yıkılış ve batışlar, hepsi son on yıllık süreçte gerçekleşmiştir. Dünya ekonomisinin sürdürülebilirlikten uzaklaşması yeni çözüm arayışlarını da beraberinde getirmiştir.

Dünya genelinde ve yerel ekonomilerde finans yapısı yeniden ele alınmış, büyüklerin yanında küçüklerin de yaşayabilmesine ve devamlılığına olanak sağlayacak projeler gündeme alınmıştır. BM’in 2010 tarihli Yaratıcı Ekonomi raporu, küçüklerin de dünya ekonomisinde varoluşu için önerilerde bulunmakta ve finansal yapının devamlılığını hedeflemektedir.

Yeni ekonominin liderleri de, bu çözümsüzlüğün devamı halinde, dünyanın önce ekonomik, eş zamanlı olarak sosyal ve en nihayetinde de çevresel olarak büyük bir yıkılış yaşayacağını görmektedir.

Eski ve yeni ekonominin kökten farklılaşması…

Dünyanın, kendi ekonomik alanları ile sosyal alan ve çevresel alan gibi, birbirinden bağımsız üç alandan oluştuğunu zanneden eski ekonominin aktörlerinin aksine, yeni ekonominin liderleri, bu üç bacağın da aynı düzeyde sağlıklı olması halinde iş yaşamının devam edebileceğini görmektedir.

Çok değil bundan elli yıl önce, dünya üzerindeki her yüz doların tamamı, eski ekonominin elinde, ve onun üretimine harcanır iken, bugün her yüz doların yarısı yeni ekonomi tarafından üretilmekte ve kullanılmaktadır. Günümüz ekonomisi bizden ömür boyu birikim yaparak binlerce doları onlara vermemizi beklemiyor. Aksine, üretim ve hizmetlerine karşılık olarak bizden günde ancak bir veya iki dolar talep ediyor.

Dünyanın yedi milyarlık yeni demografik profilinde, üretim ve değer yaratma anlayışımızı yeniden gözden geçirmek ve bu yeni nüfusun yaşam kalitesi ve iş anlayışının nasıl planlanması gerektiğini düşünmek zorunda olduğumuz açıktır.

İşte bu değişim süreci ile uyumlu olacak şekilde BM 2015-30 dönemini kapsayacak ve öncellerinden farklı bir çerçeve üzerinde çalışmaya başlamış, 2015 yılı sonunda da yeni hedefler ile bu hedeflere ulaşmak için gerekli eylem basamaklarını açıklamıştır.

SDG’nin deşifresi ve sunumu…

BM’in yeni çerçevesi olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (=SDG, Sustainable Development Goals) gerek içeriği gerekse de sunumu itibari ile önceki girişimlerden farklı bir yapıya sahiptir. Önce sunumundan başlayalım.

BM tarafından yayınlanan hedeflerin görsel kimlikleri, Apple, IBM, MTV, NBC, Spotify, NatGeo, BBC ve TED gibi kuruluşların da kurumsal kimlik çalışmalarını yapan Trollback+Company tarafından oluşturulmuştur. Bu tercih dahi, bizlere BM’in değişen hedef kitle profilini nasıl algıladığını ve ne ölçüde kapsayıcı bir çalışmanın içinde olduğunu göstermektedir.

BM tarafından belirlenen ve 2030 tarihine takvimlenen 17 hedef; bir Windows10 veya akıllı telefon ekranındaki uygulamalar gibi ikonik şekilde duyurulmuştur. Bu ikonik paylaşım, BM’in farklılaşan hedef kitlesine yönelik olarak çeşitli arayüzler ile de uyumlu olarak çalışmaktadır.

BM tarafından hedefler ile ilgili olarak oluşturulmuş her platformunda, hedefler ayrı ayrı incelenebilmekte ve bu hedefler çerçevesinde yapılması gerekenler açıklıkla paylaşılmaktadır. Sosyal alana yönelik olarak hazırlanan globalgoals.org ile iş dünyasına yönelik olarak hazırlanan sdgcompass.org ana siteleri üzerinden hedeflere erişilebilmektedir.

SDG’yi nasıl okumalıyız? Hedef mi, risk mi?..

BM SDG, yeni sürdürülebilirlik hedefleri olarak duyurulmuştur. Onyedi maddeden oluşan bu hedefleri akılda tutmak ve hangisinin bizim ile ilgili olduğunu çözümlemek zor olabilir. Bu nedenle, hedefleri tek bir mantıksal cümlede toplamak belki daha basit bir yol olacaktır.

  • Sağlıklı bireylere erişmek istiyoruz (Hedef 3)
  • Ayrıca sürdürülebilir tarım ile açlığı da sıfırlamamız gerekiyor (Hedef 2)
  • İnsanların yoksulluğuna da son vermeliyiz (Hedef 1)
  • Önce insana yakışır bir işe ve iş için ekonomik büyümeye ihtiyacımız var (Hedef 8)
  • Büyüme için sanayide inovasyona ve altyapıya odaklanmalıyız (Hedef 9)
  • Bunun için de erişilebilir ve temiz enerjiye ihtiyacımız var (Hedef 7)
  • Ayrıca gelişimi ancak nitelikli eğitim ile sağlayabiliriz (Hedef 4)
  • Kadınların eşit katılımı olmadan ise eğitim eksik kalacaktır (Hedef 5)
  • Ayrıca ayrımcılık yapmadan herkesi sürece katmalıyız (Hedef 10)
  • Hep birlikte sürdürülebilir yaşam alanlarına sahip olmalıyız (Hedef 11)
  • Bu alanlarda ise temiz suya ve halk sağlığına ihtiyacımız var (Hedef 6)
  • Bütün bunları sorumlu bir tüketim ve üretim ile koruyabiliriz (Hedef 12)
  • Geleceğimiz ise gezegenin iklim koşullarına bağlı (Hedef 13)
  • Gezegen ise suda yaşayan canlılar ile (Hedef 14)
  • Karada yaşayan canlıların çeşitliliği korunduğu halde sağlıklıdır (Hedef 15) ve
  • Bütün bunları barış ve adaleti sağlarsak gerçekleştirebiliriz (Hedef 16)
  • Bunu için de hep birlikte ortaklaşa hareket etmeliyiz (Hedef 17)

Bu cümle aslında, BM hedeflerinin nasıl birbiri ile ilişkili olduğunu ve herhangi birini gerçekleştiremediğimiz halde zincirin nasıl kopacağını da bize göstermektedir.

Dolayısı ile, BM’in altına imzasını attığı 2030 tarihli SDG birer hedefler manzumesi olduğu kadar, gerçekleştirilememesi halinde risklerimizin de ifadesidir. Bu risklerin bertaraf edilmesi gücü ise topyekün bir hareket içinde olacak insanlığın elindedir.

Yeni hedefler ve dönüşüm için liderlik planımız…

BM, MDG’den farklı olarak SDG’nin duyurumu ile birlikte öncelikle iş dünyasına yönelik olarak basit bir yol haritası da sunmuştur. Buna göre yapmamız gerekenler sırasıyla (i) SDG’yi anlamak ve bizimle ilişkili olan SDG maddesini belirlemek, (ii) kendi iş hedeflerimizi (KPI) yeniden gözden geçirmek ve netleştirmek, (iii) iş hedeflerimiz ile ilgili SDG hedefini karşılaştırmak ve buna göre hizalanmak (iv) hizalanmayı başarıyla gerçekleştirmek için stratejik bir eylem planı yaparak uygulamak ve son olarak (v) eğer başarılı olursak bunu raporlayarak, herkes ile paylaşmak.

Dünyanın sürdürülebilirlik dönüşümüne liderlik etmek, büyük ölçekli projelere imza atmak değildir. Liderlik aslında, öncelikle kendi hedeflerimizi gözden geçirmeyi ve yeni hedeflerimizi yer değiştiren yeni gerçekler ve doğrular zeminine göre hizalamayı ifade etmektedir. Sürdürülebilirlik, Julie Nelson’un da ifade ettiği gibi, mekanikleşen ekonomiyi yeniden ruhu ile buluşturmak ve insani boyutuna, yani olması gereken ve yaşayabileceği konuma çekmektir.

(1) Güncel okuma önerileri… Ayrıca BM, SDG ile UNGC arasındaki ilişkiyi de kurgulayarak, sosyal ve çevresel boyuttaki küresel hedefler ile iş dünyasınının hedefleri arasındaki ilişkiyi de detaylı olarak ele almış ve bazı öncü sektörler için endüstri raporları hazırlayarak sunmuştur. Sürdürülebilirlik dönüşümünde sizlere rehberlik edecek bazı yararlı rapor ve dokümanlar bulunmaktadır. Bu rapor ve dokümanlar, sürdürülebilirliğin yeni boyutlarının anlaşılması, yeni çerçeveye uyumluluk için sade örneklere ulaşılabilmesi ve kişisel ve kurumsal vizyonun geliştirilebilmesi için de yardımcı olmaktadır. İşte bazıları; Blueprint for Business Leadership on the SDGs, Blueprint for Corporate Sustainability Leadership, Business reporting on SDGs Analysis of the Goals and Targets, UNGC Progress Report Business Solutions to Sustainable Development…

(2) Yazının bir bölümü KalDer Önce Kalite Dergisi (Aralık 2017) özel sayısında yayınlanmıştır.

Dünya tarımının gelişimi ve Türkiye’nin geleceği…


Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Dünyada, özellikle son iki yüzyıllık süre içinde, tarım alanında yaşanan eşitliksiz gelişim, bugün yaşadığımız bazı global sorunların temelini oluturmaktadır. Elli yıl öncesine kadar, bu eşitsizlik sadece tarım alanı ile ilgili gibi görülürken, günümüzde genel siyaset ve ekonominin hemen her alanında kendisini hissettirmektedir. Bugün, mevcut eşitliksiz duruma bir de iklim değişikliği maddesini ekleyerek, dünyanın kendisini beslemesi sorununun derinleştiğine şahit olmaktayız. Günümüzde dünya, hem miras alınan tarım bölgeleri arası eşitliksizlik sorununu hem de tamamını birden etkileyen iklim değişikliği sorununu çözmeye çalışmaktadır.

Tarımın geleceğini sürdürülebilir şekilde güvence altına alan, dünyanın sağlıklı ve iyi beslenen bir gezegen olmasını sağlamayı hedefleyen çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmaların sadece bilim başlığı altında ele alınması ise sonuca ulaşılmasında yeterli olacak gibi görülmüyor. Tüm çalışmaların ekonominin ve siyasetin hakim kurum ve yapıları tarafından da – hem de global çapta – desteklenmesi kaçınılmazdır. Tarımın geleceği, ne bilimsel çerçevede ne de ekonomik ve siyasi anlamda o meşhur görünmez elin zaman içinde düzeltebileceği bir konu değildir.

Dünyada tarımı değiştiren önemli gelişmeler

Dünya genelinde 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen geniş bir dönemde yaşanan birinci tarım devrimi – birinci sanayi devriminin de yapısal değişim dinamiklerinden etkilenerek – tarım üretimi ve üretkenliğini neredeyse iki kat artırmıştır. Bu dönemde tarımsal üretimin yapılış şeklindeki anlayış değişikliği, eş zamanlı siyasal, ekonomik ve sosyal değişimin de zorunlu yönlendirmeleri ile dünyada ilk tarımsal eşitsizliğin başlamasına neden olmuştur. Dünya üzerinde kimi tarım alanlarında üretim ve verim artışı söz konusu iken, kimi bölgelerinde bugün geri kalmışlık olarak tanımladığımız ekonomilerin oluşmaya başlamıştır.

Bu durumu etkileyen ikinci gelişme ise daha yeni bir dönemde 2. Dünya savaşını takiben gerçekleşmiştir. Tarımda özellikle hakim ve ekonomik mübadele değeri olan seçilmiş ürünlerin oluşmasına neden olan ve ironik olarak “yeşil devrim” olarak adlandırılan bu ikinci devrim ise, güçlü ve güçsüz ekonomilerin oluşmasına net bir biçimde etki etmiştir.

Bu birbirini takip eden iki gelişme, uzun yıllar tarımsal nüfusa ve onun eko-sosyolojik habitatına etki eden dar bir konu olarak ele alınırken, bugün ise içinde bulunduğumuz dünyanın ana biçimlendiricisi olan son derece etkin bir dönem olarak analiz edilmektedir.

Tarımsal mirasın ekonomik etkisi

Bugün şu konuya dikkat etmemiz gerekmektedir. Dünyanın güçlü ekonomilerinde tarımsal üretimin ve tarım ekonomisinin gelir oranlarının, güçsüz ekonomilerinden daha yüksek olduğu gözlenmektedir. Bu tesadüfi bir durum değildir. Yani, günümüzün güçlü ekonomileri sanılanın aksine tarım ekonomisini bırakıp sanayileşmeye ya da teknoloji alanına daha çok önem vermiş değillerdir. Aksine bu güçlü ekonomilerin güçlerinin tarımsal kabiliyetlerinden geldiği anlaşılmaktadır. Hem de yalnızca bugün için değil, geçmişin mirası olacak şekilde.

Mazoyer ve Roudart’ın dünya tarım tarihi üzerine yaptıkları detaylı çalışma, tarım sistemlerindeki değişimin ve bu değişimden hareketle tarımsal üretimin artı değerindeki eşitliksiz dağılımın, dünya ekonomisinin bugünkü durumunun oluşmasındaki etkisi net olarak ele alınmaktadır. Tarımsal sistemlerin üretim ve artı değer farklılaşması ve bundan hareketle tarımsal nüfus üzerindeki eşitsiz etkisi grafikte net olarak görülebilmektedir.(1)

Buna göre, özellikle Türkiye gibi gelişen, gelişmekte olan ekonomileri için – tüm diğer teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıkları kadar – tarımsal gelişimin sürdürülebilir şekilde sağlanması başlığının da ciddiyetle ve kalıcı sonuçlar üretecek politikalar geliştirilmesi şeklinde ele alınması kaçınılmazdır.

İklim değişikliği – felaket mi yoksa son şansımız mı?

İklim değişikliği ve bu global soruna karşılık alınacak önlemleri içeren tartışmalar atmosferi; dünyadaki eşitliksiz tarımsal üretimi uygulamalarının, artık sadece ekonomik ve siyasi hakimiyet konusu olarak değil aynı zamanda aşılması gereken yanlış bir anlayış olarak analiz edilmesi gerektiğini de ortaya koymuştur.

Bugün dünya iklim değişikliği ile mücadeleden bahsederken aslında, ekonomik anlayış değişikliğinden de bahsetmektedir. Tarım ekonomisi ve politikalarının yeniden ve doğru biçimde ele alınması, enerji üretiminde çevresel hassasiyetlerin romantik değil son derece rasyonel bir zeminde tartışılması, üretimin sorumluluğuna tüketim sorumluluğu anlayışının da eklenmesi ve bunu besleyen artı değer birikimi anlayışının ıslah edilmesi gibi konular, hep iklim değişikliği tartışmaları ekseninde vücut bulmaktadır.

Küresel çapta, şimdilik rahatlatıcı söylemler ile giderilmesine gerek olmayan yaygın endişe, iklim değişikliğinin modern dünyayı da kapsayacak şekilde yıkıcı etkilerinin olacağı düşüncesi, dünya üzerinde kendisine sürdürülebilir bir yaşam ortamı yaratmaya çalışan insanoğlunun ortak aklını yeni bir dünya düzenine ve çözümüne sevketmektedir.

Yalnızca bu vasfı ile bile, iklim değişikliği insanoğlunun felaketi olmaktan çok, kurtuluş reçetesini yazmasına neden olacak – gelmiş geçmiş yaşadığı en sert sorunu olabilir.

İklim değişikliği – dünyanın buluşma noktası

Birleşmiş Milletler tarafından Eylül 2000’de resmileşen Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden (BM-BKH) başlayarak, global çapta açlık ve yoksulluk mücadele ile kalkınmaya yönelik küresel işbirliği anlayışı bugün daha ileri ve anlatımı net bir noktaya taşınmıştır. BM-BKH, yayınlanmasını takiben ilk on yıl içinde, dünyada yaşanan çok sayıda lokal ve yaygın katastrofik olay nedeni ile ihtiyacı olan yaygınlığa ve etkiye sahip olamadı. Bu başlık altında yapılan girişimler ya hiç başlayamadı, ya da başlayanlar gerekli katılım sağlanamadığı için sonuçsuz kaldı. Elbette ki, az sayıda da olsa, küresel çapta başarılı olanlar oldu. Ancak bunların da hedeflenen değişimi sağlaması mümkün olamadı.

Hatırlatmak gerekirse, BM-BKH sekiz ana başlık ile gündeme gelmişti. Bunlar;  (1) Aşırı yoksulluğun ve açlığın yok edilmesi, (2) Evrensel ilköğretimin sağlanması, (3) Cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi, (4) Çocuk ölüm oranının azaltılması, (5) Anne sağlığının iyileştirilmesi, (6) HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi, (7) Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve (8) Kalkınmaya yönelik küresel işbirliğinin geliştirilmesi.

Dikkat edilirse, bu birinci BM girişiminde hakim ekonomi ve siyasanın, iklim değişikliği, tarımsal eşitlik, barış ve adaletin tesisi gibi konulara çok değinmediği; sorunların dünyanın güçlü bir kısmının diğer güçsüz bir kısmının açlığını – karın tokluğu seviyesinde – gidermesi yaklaşımına sahip olduğu görülecektir. Ancak bu politika çok da uzun ömürlü olamadı.

Son beş yıllık süreçte yapılan çalışmaların sonucunda ise; yine BM önderliğinde – bu sefer iklim değişikliği ana başlık olacak şekilde – Eylül 2015’de Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (BM-SKH) yayınlandı. BM-SKH selefinden farklı olarak onaltı eylem ve bir işbirliği olmak üzere onyedi başlıktan oluştu. Bunlar; (1) Yoksullukla mücadele, (2) Sıfır açlık, (3) İnsan sağlığı ve refahı, (4) Eğitim kalitesi, (5) Cinsiyet eşitliği, (6) Temiz ve sağlıklı su, (7) Ucuz ve temiz enerji, (8) Güvenilir iş ve ekonomik gelişim, (9) Endüstrileşme, altyapı ve yenileşim, (10) Eşitsizliğin azaltılması, (11) Sürdürülebilir şehirler ve toplumlar, (12) Sorumlu tüketim ve üretim, (13) İklim değişikliği ile mücadele, (14) Denizlerin ve su kaynaklarının korunması, (15) Ekosistem ve biyoçeşitliliğin korunması, (16) Barış, adalet ve güçlü yapılanmalar ve (17) Sürdürülebilirlik hedefleri için işbirlikleridir.

Bu ikinci girişimde ise, BM’in dünyanın kritik ve yıkıcı sorunlarını iklim değişikliği başlığında formüle ettiği ve çözümün aslında ekonomik ve siyasi olmaktan çok insanoğlunun sürdürülebilirliği başlığında ele alınması halinde sağlanabileceği yaklaşımına sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Sürdürülebilir tarım için – Türkiye’nin yapabilecekleri

Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Türkiye’nin dünya tarımı için de aynı önemde eşit bir üretim habitatı olarak ele alınması ve dünyanın beslenmesinde önemli bir aktör olarak konumlandırılması kritik önem taşıyan bir konudur. Bunun için ise; Türkiye’nin birinci sıradaki konusunu tarım üreticisi nüfusunu korumak oluşturmaktadır. Türkiye gibi bir coğrafyada, tarımsal üretimi yalnızca endüstriyel tarım ile sınırlandırmak, büyük çiftçilik projeleri ile geliştirmek çok akılcı bir tercih olmayacaktır.

Türkiye’nin, tarımsal açıdan üretken ve tarımsal gelir ile geçimini sağlayan yaygın bir nüfusu oluşturması ve koruması, ürün ve üretim çeşitliliğini bu zenginlik içinde artırması öncelikli bir politika olarak oluşturulmalıdır. Bunun için, tarımsal nüfusun birim üretim başına gelirinin gerek iç gerekse de uluslar arası pazarda korunmasına yönelik çalışmaların desteklenmesi, uluslar arası pazarın eşitlikli gelişimine olanak sağlayacak her türlü girişimi destekleyen aktif bir siyaset yürütülmesi gerekmektedir.

Dünyanın sürdürülebilir biçimde beslenmesi konusunda, başarısızlığa mahkum olacağı bugünden belli olan ve hakim ekonomiler tarafından zorlanan endüstriyel tarım anlayışının ve tarımsal ürün fiyatlarını – tarımdan geçimini sağlayan küçük/orta ölçekli üreticinin ayakta kalmasına olanak sağlamayacak şekilde – aşağılarda tutan pazar anlayışının ıslah edilmesine yönelik çalışmalara ivme kazandırılması gerekmektedir. Bu geçiş sürecinde ise Türkiye’nin, tarımsal nüfusunun ayakta kalmasını sağlayacak destekleyici politikalarını daha etkin olarak hayata geçirmesi gerekmektedir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin gelecekte var olmalarına olanak sağlayacak en önemli ekonomik üretim alanının tarımsal üretim olacağının unutulmaması gerekmektedir. Bu üretim ise ancak ve ancak, tarımsal üretimi kendisine geçim alanı olarak seçen bir nüfus tarafından ayakta tutulabilecektir.(2)

(1) Dünya Tarım Tarihi, M. Mazoyer – L. Roudart, Epos Yayınları, 2009 Ankara.

(2) Yazının bir bölümü KalDer Önce Kalite Dergisi (Ekim-Kasım 2016) sayısında yayınlanmıştır.