Tag Archives: sürdürülebilirlik

Sürdürülebilirlik mahallesinde bir akşamüstü…


Sürdürülebilirliğin, bir ortak gelecek fenomeni olarak, yaşamımıza girmesinin üzerinden kırk yılı aşkın bir zaman geçti. Bu kırk yıl içinde, gerek insanlık gerekse de gezegen adına dünyada yaşananları, kayıpları düşündüğümüz zaman, sürdürülebilirliğin zaman zaman kendisinden hiç bahsedilmemesinden memnun olduğunu bile düşünebiliriz.

Mahallenin kuralları…

İnsanlığın yaşadığı güçlükler ve kayıplar, ağırlıklı kitaplarda olmak üzere, kimi zaman yaygın medya araçlarında da yer bulmakla beraber, dünyanın kayıpları ise daha az dile getirilmektedir. Yapılan bir hesaplamaya göre, 1970 yılından 2010 yılına kadar geçen kırk yıllık sürede dünya vahşi yaşam nüfusunun %58 azaldığı düşünülmektedir. Aynı dönemde, diğer yaşam formu olarak bizler ise 3.7 milyardan 6.8 milyara çıkarak %100’e yakın bir artış göstermişiz. Evet bizim mahalle oldukça kalabalık bir hal almaya başladı. Ancak mahallenin eski sakinleri pek ortalıkta görünmüyor artık.

Sürdürülebilirlik mahallesinin, en önemli, birbirini korumak ve birbiri için çalışmak kuralı oldukça erezyona uğramış gibi. Özellikle son otuz yılda, ivmeli şekilde yükselen bireyselleşme anlayışı bu durumda etkili olabilir. Ancak hala insanlığın temel değerlerini hatırlayıp, bu değerler üzerinden geleceği inşa etme şansımız var. Bunun için ise öncelikle, karşılıklı saygı temeline dayalı bir iletişim ortamı yaratmamız gerekiyor. Bu ortamı hazırladığımız halde, ortak bir gelecekten bahsetmemiz mümkün olabilecek. Yalnızca kendini düşünmenin fütursuzluğunun, ortak bir gelecek tesis etmenin önündeki en büyük engel olduğunu düşünen George Monbiot da, farklı bir gelecek yaratmanın, ancak farklı bir hikaye olabileceğine inanmak ile mümkün olduğunun altını çizmektedir.

Buna göre, sürdürülebilirlik mahallesinin sakini olabilmek için, belki de tek ve yegane kural, birbirini farketme, tanıma ve dinleme alışkanlığını elde edebilmek için çaba sarfedenlerden olmaktır. Sürdürülebilirlik hakkında düşünen, okuyan, bu konuda samimiyetli paylaşımlarda bulunan bireylere saygı duymalı, tüm ayrıştırmalardan bağımsız olarak bunların söylediklerine kulak kabartmalı ve konuşabilecekleri ortamları yaratmalıyız. Sürdürülebilir ve ortak bir geleceğin ancak fikri çeşitlilik ve renklilik ile sağlanabileceğini kabul etmeliyiz.

Mahallenin muhtarı ve sakinleri…

Mahallenin muhtarı, Antonio Amca… BM Genel Sekreteri António Guterres sürdürülebilirliğin herkesin konusu olması gerektiğini anlatırken, bunun için en önemli konunun da mahalledeki huzur olduğunu vurgulamaktadır. Diğer yandan, tüm esnafı da, mahallenin temel ihtiyaçlarının karşılanması ve iyileştirilmesi için, mahalle sakinlerinin gösterdiği performansa katkı sağlamaya davet etmektedir. Muhtar hemen her gün tüm mahalleyi ortak çalışmaya davet etmekte, ortak gelecek için sıkı bir çalışma içinde olmamız gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu durum mahalle sakinlerinin motivasyonunu artırmakta ve herkesi çalışmaya özendirmektedir. Bu hali ile, BM’nin açılımı, herkesi sürdürülebilirlik konusu etrafında toplama ve ortak bir zeminde buluşturma çabasıdır.

Parkın yaşlıları… Mahallenin sokağında ve parkında koşuşturan çocukların oyunlarına karışıp, yaratıcı tüm faaliyetlerini gürültü olarak tanımlayan bu yaşlı grup, muhtarın tüm girişimlerini de beyhude çabalar olarak yorumlamaktadır. Kimisi her şeyin bir gün güzel olacağına, kimisi ise her geçen gün daha kötüye gittiğine inanan, ancak buna karşılık hiçbir çabaya da el vermeyen bu grup, eski deneyimleri ile geleceğe değer katmaktansa, köhneleşmiş kodları ile her yeniliği engellemeye çalışan muhafazakar bir tavır sergilemektedir.

Mahallenin güzel esnafı… Her fırsatta bu mahallede olduğundan yakınan, aşağı mahallede bir dükkan sahibi olması halinde ne kadar büyük bir işinsanı olacağından bahseden bu grubun da mahallenin koşulları ile arasında hiçbir zaman ilişki kuramadığına tanık olmaktayız. Muhtarın her toplantısına katılan, toplantı boyunca her türlü projesini destekleyen, alkışlayan, lakin toplantıdan çıkar çıkmaz kendi arasında bu projelerin ne kadar imkansız olduğundan bahseden bu grup, her türlü olumsuzluk ve musibetten de mahallenin diğer sakinlerini mesul tutmaktan geri kalmaz.

Sen kimsin grubu… BM’nin açık davetine karşılık, sürdürülebilirlik mahallesinin bazı sakinlerinin bu konuda oldukça muhafazakar davrandıkları da aşikardır. Sürdürülebilirlik konusunda otorite olmaya çalışan, herkese açık olan bu konuda tek yetkili olmaya çalışan, bu konu hakkında kendilerinden icazet alınmadıkça konuşulamayacağını düşünen sen kimsin grubunun da mahallede sürekli bir aşağı bir yukarı dolaştığını görüyoruz. Bu konuyu ben sahiplendim, bu alan benden sorulur, bu böyle yapılır, böyle düşünmelisin, böyle konuşmalısın, buna onay veriyoruz, buna destek olmayınız diye düşünen sen kimsin gurubunun; muhtarı tanıdığını, muhtarın kendisini tanıdığını, muhtarın tanıdığını tanıdığını söyleyerek esasen sürdürülebilirlik gibi toplumun her kesimine açık bir konuyu monokültürel yeni bir açmaza sürüklediği de dikkat çekmektedir. Wilhelm Schmid böylesi çabaları hayata karşı bir tehdit olarak yorumlarken, monokültürel yapılara veya bunları oluşturma çabalarına farklı yorum getirmeyi de bir ödev olarak kabul etmektedir.

Cam güzelleri… Diğer yandan, sürdürülebilirlik mahallesinin bir de hiçbir şey yapmayan, sadece kendi penceresinden gelişmeleri seyreden bir güzel izleyici grubu da vardır. Bu grup, Genellikle, fanatiklik derecesinde desteklediği sen kimsin grubunun, mahalleye giren çıkana değin muamelesini izleyen, ve her yeni geleni yabancı olarak etiketleyerek tepeden tırnağa süzen bu grup, camdan cama konuşarak gününü geçirmektedir.

Mahallenin çocukları…

Bugün dünyada, çöküşün kaderimiz olmadığına, insanlığın ortak bir geleceği inşa etmek kabiliyetine ve yeterliliğine sahip olduğuna inanan yeni bir düşünce akımı yaygınlaşmaktadır. Bu yeni düşünce, gelecek kuşaklarda da karşılığını bulmaya başlamaktadır. Dünyanın geleceğini inşa edecek olan bu yeni kuşak, umutsuzluk sarmalından çıkmaya karar vermiş, tekilleşmek yerine birleşmeye karar vermiş ve bunun için de ihtiyaç duyacakları çeşitli platformların zeminini yaratmaya başlamıştır.

Sürdürülebilirlik mahallesinin güzel çocukları, okumakta, güzel şeyler yapacakları günler için kendilerini yetiştirmekte ve mahallenin tüm sakinlerinin her türlü uygunsuzluğunu görmekte, analiz etmekte ve içtenlikle kendi aralarında eleştirmektedir. Bu çocuklar büyüklerinin yanlışlarını örnek almamaya karar vermiş ve güzel bir ortak gelecek için de gizliden gizliye çalışmaya başlamışlardır. Diğer mahallelerdeki kendi yaşıtları ile konuşmaya, avare gezdikleri sanılan sokaklarda organize toplantılar düzenlemeye başlamış ve gelecek için planlarını paylaşmaktadırlar. Güzel bir geleceğin garantisi olduklarını diğer gerçek avare mahalle sakinlerine söylemek için dahi zaman kaybetmeden stratejiler geliştirmekte ve eylem haritaları hazırlamaktadırlar.

Geleceğe değin ümitli olabiliriz. Gençlerimiz ve çocuklarımız sanılanın aksine bireyselleşmemekte, aksine bir araya gelmenin yollarını aramaktadırlar. Bugün gelecekte ne iş yapacaklarını ve gelecekteki mesleklerini dahi tahmin etmekte güçlük çektiğimiz bu yeni kuşak için peşin yargılarda bulunmanın çok da adil bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum.

Gençlerimize verebileceğimiz en değerli nasihatin, insanlık olarak bizi ayakta tutan ana özelliğimizin birlikte hareket etme ve yaşama kültürü olduğunu hatırlatmak olduğunu söyleyebilirim. İnsanlık, bize ekonominin öğrettiği gibi tek başına olan, küçük başarı hikayelerinden değil, aksine birlikte hareket eden, ortak bir hedef ve gelecek hayal edebilen bir topluluktan oluşmaktadır. Bu çerçevede, sürdürülebilir ortak gelecek, herkesin farklılıkları ile var olmak kaydı ile, birlikte hareket ettiği, renkli ve çok kültürlü, çok dilli bir yapı olacaktır.

Güncel okuma önerileri…

Sürdürülebilirilik konusuna yeni başlayanlar için bazı ana kaynakları incelemekte yarar olacağını düşünüyorum. Bu kaynaklardan elde edilecek ana veriler, hem sürdürülebilrilik konusunu yalın halde anlamanıza, hem de strateji geliştirebilmenize olanak sağlayacaktır.

Sürdürülebilirlik ana kaynaklarına ulaşmak için; UN Global Compact (Library), UN Sustainable Development Knowledge Platform, UN Business Action Hub, UN WBCSD GRI Guidance Platform, The Global Goals, World Business Council for Sustainable Development, World Economic Forum (Toplinks), Global Opportunity Explorer, Our World in Data, The World Bank SDG Atlas 2018 ve KPMG SDG Industry Matrix sitelerini inceleyebilirsiniz.

Diğer yandan dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeleri bütünleşik bir şekilde anlayabilmek için, bazı başlangıç okumalarını da sizinle paylaşmak isterim.

Türkiye Ekonomisi için; Sanayileşecektik Büyüyecektik Ne Oldu Bize (Güngör Uras) kitabı Türkiye ekonomisinin bu güne nasıl geldiğini, kaçan fırsatlar neler olduğunu, doğru ve hatalı kararlar ile yapılabilecekleri anlatmaktadır. Değişim Sürecinde Türkiye (Mahfi Eğilmez) kitabı ise Türkiye ekonomisini tarihsel sürecinde, dönemlere bölünmüş halde ve bütünleşik olarak kısa bir hikayesini sunmaktadır.

Dünyadaki Gelişmeler için; Coğrafya Mahkumları (Tim Marshall) kitabı ile dünyanın neden uzlaşamadığını, yaşadığımız sorunların gerçek perde arkası ve kökünün ne olduğunu anlatmaktadır. Büyük Gerileme (Heinrich Geiselberger) dünya sosyolojisinin nasıl değiştiğini ve neden her yerde milliyetçilik dalgalarının yükseldiği ile ilgili yorumlar içermektedir. Kaos ve Belirsizlik (Immanuel Wallerstein) kitabında ise yazar dünyayı anlamaya çalışırken yapılan temel hatalara odaklanırken, neyi yanlış düşündüğümüzü inceliyor.

Peki sürdürülebilir ortak bir gelecek için neler yapılabilir? Bu Enkazı Kaldırmak (George Monbiot) kitabı ile farklı bir siyaset tarzının mümkün olduğunu söylemektedir. Yazar ayrıca gelecek için uygulanabilir bir stratejik öneride de bulunmaktadır. Hayatımızdaki Ekonomi (Julie Nelson) kitabı ise ekonomi anlayışımızı ve kabullerimizi gözden geçirmemiz gerektiğini söylerken, bir uğraşı iş olarak kabul ederken kullandığımız kod sistematiğini analiz etmekte, sosyal uğraşların geleceğini hayal etmektedir. Mümkün Ütopya (Michael Albert) kitabı ise, geleceği değiştirmemize olanak sağlayacak farklı bakış açılarını geliştirmek ve uygulamak için bir rehber niteliğindedir. Irrasyonel (Stuart Sutherland) kitabı ise sayılara farklı bir bakış geliştirmemize olanak sunmakta, karşılaştığımız her türlü bilgiyi nasıl değerlendirmemiz gerektiğini, veriler ile gerçekler arasındaki ilişkiyi nasıl kuracağımızı anlatmaktadır. Son olarak, Sinyal ve Parazit (Nate Silver) kitabı ise karşılaştığımız enformasyonu seçik bir şekilde algılamamıza, verilerden hareketle geleceğe değin tahminlerde bulunabilmemize olanak sağlayacak kilit ipuçları sunmaktadır.

Sürdürülebilirlik için kaçınılmaz dönüşüm…


Dünyamız ortak hedefler çerçevesinde bir araya gelmeye, birlikte düşünmeye ve birlikte hareket etmeye çalışıyor. Toplumlar siyaset üstü bir yaklaşım ile, birlikte güzel bir gelecek inşa etmek istiyor. Bu amaca yönelik çalışan insanlar için, sürdürülebilirlik kavramı ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ise küresel bir buluşma platformu olmaya aday. BM ise 2000’de yayınladığı Binyıl Kalkınma Hedeflerinden aldığı ders ile, bu sefer sunumundan itibaren farklı bir yol izlemektedir.

Neler yaşandı ve buraya nasıl geldik?

İnsanoğlunun sürdürülebilirlik hikayesi bin yıllardır devam ediyor. Sürdürülebilirlik, diğer tüm canlılar ile birlikte, dünya üzerinde bir varoluş çabasının ortak adıdır. Ancak I. Dünya Savaşı’nı takip eden son yüz yıllık süreçte sürdürülebilirlik, doğal bir davranış olarak değil, daha programlı bir insan davranışı olarak planlanmaktadır.

Bundan 42 yıl önce, Dünya nüfusu henüz 4 milyar civarınde iken, 1976 yılında Vancouver’da (Kanada) yapılan Habitat-1 konferansının daktilo ile yazılan kapanış deklerasyonundan başlayarak, insani gelişimin sosyal, çevresel ve ekonomik boyutları ele alınmaya başlanmıştır. Bundan sonraki dönemde planlamaların odak noktasını ise, insani yaşam kalitesinin çevresel uyumluluk içinde geliştirilmesi oluşturmuştur.

Vancouver’dan 20 yıl sonra, bu sefer daha yakınımızda, İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat-2 konferansında da, aynı öze odaklanılmış ve insanın sürdürülebilir gelişiminde ekonomik, sosyal ve çevresel dengenin sağlanmasının ne derecede önemli olduğu bir kez daha vurgulanmıştır. Hatta, bu vurgunun yanı sıra, takiben 2003 yılında bir Küresel Eylem Planı açıklanmış ve sürdürülebilirlik için yapılması gereken eylemler açıklıkla sıralanmıştır.

MDG, UNGC ve ikiz kulelerin yıkılışı…

Habitat-2’yi takiben BM tarafından iki çerçeve daha yayınlandı. Binyıl Kalkınma Hedefleri (=MDG, Millenium Development Goals) ve BM Küresel İlkeler Sözleşmesi (=UNGC, United Nations Global Compact).

Çok sade bir analiz ile, bu deklarasyonlardan ilki yani MDG sosyal ve politika alanına, ikincisi olan UNGC ise ekonomik alana, yani iş dünyasına yönelik olarak yapılmıştı. İkisi birden takip edilerek işletildiği halde, dünyanın daha yaşanır bir gezegen olması mümkün olabilecekti.

Ancak Dünya, BM tarafından Eylül 2000 tarihinde duyurulan MDG’ye ne yazık ki bir yıl kadar odaklanabildi. Zaten, yeni bir bin yıla geçiş sürecinde olan dünyada, bu heyecanı besleyen öyle çok reklam kampanyası vardı ki, zaten çok fazla da odaklanılmış olduğunu söylemek mümkün değildi. Ekonomide, sosyal alanda, politikada hemen her küresel ve yerel aktör yeni bin yılın insanlığa neler sunacağından bahsediyordu.

Ancak MDG’nin asıl yıkılışı; yayınlanmasından tam bir yıl sonra, hem de yayınlandığı BM binasına komşu sayılabilecek Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerinin yıkılışı kadar sert, hızlı ve şiddetli oldu.

Hedeflerin durumu ve yeni ekonominin liderleri…

Hedeflerine 2015 yılına kadar ulaşmayı planlayan BM’in ve MDG’nin genel performansını gözden geçirirsek, Dünya geneli olarak şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.

  1. Aşırı yoksulluğu ve açlığı ortadan kaldırmak… Kaldıramadık!
  2. Herkes için evrensel ilköğretim sağlamak… Sağlayamadık!
  3. Cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi… Güçlendiremedik!
  4. Çocuk ölümlerini azaltmak… Azaltamadık! (Özellikle savaş alanlarında)
  5. Anne sağlığını iyileştirmek… Yeterince iyileştiremedik!
  6. HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele… Mücadeleye devam ediyoruz!
  7. Çevresel sürdürülebilirliği sağlama… En kötü olduğumuz alan!
  8. Kalkınma için küresel bir ortaklık kurmak… Aksine parçalandık!

Bir diğer çerçeve olarak, ekonomi ve iş dünyasına yönelik UNGC’de durum nedir? Bu sözleşmenin maddelerinde Dünya olarak performans tablomuz ise aşağıdaki gibidir.

  1. İnsan haklarına saygı, koruma ve yaygınlaştırma… Koruyamıyoruz!
  2. İnsan hakları ihlallerini azaltmak… Azaltamıyoruz!
  3. Sendikalaşmayı desteklemek… Örgütlenmeden çekiniyoruz!
  4. Zorla çalışmaya son vermek… İnsan kaçakçılığı hala gündemimizde!
  5. Çocuk işçiliğini sonlandırmak… Sadece istatistiklerden çıkartabildik!
  6. Ayrımcılığa son vermek… Batıda dahi ırkçılık, ülke politikası derecesinde yaygın!
  7. Çevre sorunlarına ihtiyati yaklaşımı desteklemek… Kyoto’yu imzalamayanlar var!
  8. Çevresel sorumluluk artışını desteklemek… Çevrecilik bir politik alan konumunda!
  9. Çevre dostu teknolojileri geliştirmek… İlerliyoruz ancak erişim çok düşük!
  10. Yolsuzluklar ile mücadele… Aksine, yeni türleri ile mücadele ediyoruz!

Gerek MDG gerekse de UNGC hedeflerinin yakalanması ve yaygınlaştırılmasındaki küresel başarısızlık, yalnızca sosyal ve çevresel alanı değil, aynı zamanda ekonomik alanı da derinden etkilemiştir ve etkilemeye de devam etmektedir.

Dünyanın daha önce benzeri görülmemiş şekilde yaşadığı ekonomik krizler, daralma ve geri çekilmeler ile tahminleri zorlayan büyük yıkılış ve batışlar, hepsi son on yıllık süreçte gerçekleşmiştir. Dünya ekonomisinin sürdürülebilirlikten uzaklaşması yeni çözüm arayışlarını da beraberinde getirmiştir.

Dünya genelinde ve yerel ekonomilerde finans yapısı yeniden ele alınmış, büyüklerin yanında küçüklerin de yaşayabilmesine ve devamlılığına olanak sağlayacak projeler gündeme alınmıştır. BM’in 2010 tarihli Yaratıcı Ekonomi raporu, küçüklerin de dünya ekonomisinde varoluşu için önerilerde bulunmakta ve finansal yapının devamlılığını hedeflemektedir.

Yeni ekonominin liderleri de, bu çözümsüzlüğün devamı halinde, dünyanın önce ekonomik, eş zamanlı olarak sosyal ve en nihayetinde de çevresel olarak büyük bir yıkılış yaşayacağını görmektedir.

Eski ve yeni ekonominin kökten farklılaşması…

Dünyanın, kendi ekonomik alanları ile sosyal alan ve çevresel alan gibi, birbirinden bağımsız üç alandan oluştuğunu zanneden eski ekonominin aktörlerinin aksine, yeni ekonominin liderleri, bu üç bacağın da aynı düzeyde sağlıklı olması halinde iş yaşamının devam edebileceğini görmektedir.

Çok değil bundan elli yıl önce, dünya üzerindeki her yüz doların tamamı, eski ekonominin elinde, ve onun üretimine harcanır iken, bugün her yüz doların yarısı yeni ekonomi tarafından üretilmekte ve kullanılmaktadır. Günümüz ekonomisi bizden ömür boyu birikim yaparak binlerce doları onlara vermemizi beklemiyor. Aksine, üretim ve hizmetlerine karşılık olarak bizden günde ancak bir veya iki dolar talep ediyor.

Dünyanın yedi milyarlık yeni demografik profilinde, üretim ve değer yaratma anlayışımızı yeniden gözden geçirmek ve bu yeni nüfusun yaşam kalitesi ve iş anlayışının nasıl planlanması gerektiğini düşünmek zorunda olduğumuz açıktır.

İşte bu değişim süreci ile uyumlu olacak şekilde BM 2015-30 dönemini kapsayacak ve öncellerinden farklı bir çerçeve üzerinde çalışmaya başlamış, 2015 yılı sonunda da yeni hedefler ile bu hedeflere ulaşmak için gerekli eylem basamaklarını açıklamıştır.

SDG’nin deşifresi ve sunumu…

BM’in yeni çerçevesi olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (=SDG, Sustainable Development Goals) gerek içeriği gerekse de sunumu itibari ile önceki girişimlerden farklı bir yapıya sahiptir. Önce sunumundan başlayalım.

BM tarafından yayınlanan hedeflerin görsel kimlikleri, Apple, IBM, MTV, NBC, Spotify, NatGeo, BBC ve TED gibi kuruluşların da kurumsal kimlik çalışmalarını yapan Trollback+Company tarafından oluşturulmuştur. Bu tercih dahi, bizlere BM’in değişen hedef kitle profilini nasıl algıladığını ve ne ölçüde kapsayıcı bir çalışmanın içinde olduğunu göstermektedir.

BM tarafından belirlenen ve 2030 tarihine takvimlenen 17 hedef; bir Windows10 veya akıllı telefon ekranındaki uygulamalar gibi ikonik şekilde duyurulmuştur. Bu ikonik paylaşım, BM’in farklılaşan hedef kitlesine yönelik olarak çeşitli arayüzler ile de uyumlu olarak çalışmaktadır.

BM tarafından hedefler ile ilgili olarak oluşturulmuş her platformunda, hedefler ayrı ayrı incelenebilmekte ve bu hedefler çerçevesinde yapılması gerekenler açıklıkla paylaşılmaktadır. Sosyal alana yönelik olarak hazırlanan globalgoals.org ile iş dünyasına yönelik olarak hazırlanan sdgcompass.org ana siteleri üzerinden hedeflere erişilebilmektedir.

SDG’yi nasıl okumalıyız? Hedef mi, risk mi?..

BM SDG, yeni sürdürülebilirlik hedefleri olarak duyurulmuştur. Onyedi maddeden oluşan bu hedefleri akılda tutmak ve hangisinin bizim ile ilgili olduğunu çözümlemek zor olabilir. Bu nedenle, hedefleri tek bir mantıksal cümlede toplamak belki daha basit bir yol olacaktır.

  • Sağlıklı bireylere erişmek istiyoruz (Hedef 3)
  • Ayrıca sürdürülebilir tarım ile açlığı da sıfırlamamız gerekiyor (Hedef 2)
  • İnsanların yoksulluğuna da son vermeliyiz (Hedef 1)
  • Önce insana yakışır bir işe ve iş için ekonomik büyümeye ihtiyacımız var (Hedef 8)
  • Büyüme için sanayide inovasyona ve altyapıya odaklanmalıyız (Hedef 9)
  • Bunun için de erişilebilir ve temiz enerjiye ihtiyacımız var (Hedef 7)
  • Ayrıca gelişimi ancak nitelikli eğitim ile sağlayabiliriz (Hedef 4)
  • Kadınların eşit katılımı olmadan ise eğitim eksik kalacaktır (Hedef 5)
  • Ayrıca ayrımcılık yapmadan herkesi sürece katmalıyız (Hedef 10)
  • Hep birlikte sürdürülebilir yaşam alanlarına sahip olmalıyız (Hedef 11)
  • Bu alanlarda ise temiz suya ve halk sağlığına ihtiyacımız var (Hedef 6)
  • Bütün bunları sorumlu bir tüketim ve üretim ile koruyabiliriz (Hedef 12)
  • Geleceğimiz ise gezegenin iklim koşullarına bağlı (Hedef 13)
  • Gezegen ise suda yaşayan canlılar ile (Hedef 14)
  • Karada yaşayan canlıların çeşitliliği korunduğu halde sağlıklıdır (Hedef 15) ve
  • Bütün bunları barış ve adaleti sağlarsak gerçekleştirebiliriz (Hedef 16)
  • Bunu için de hep birlikte ortaklaşa hareket etmeliyiz (Hedef 17)

Bu cümle aslında, BM hedeflerinin nasıl birbiri ile ilişkili olduğunu ve herhangi birini gerçekleştiremediğimiz halde zincirin nasıl kopacağını da bize göstermektedir.

Dolayısı ile, BM’in altına imzasını attığı 2030 tarihli SDG birer hedefler manzumesi olduğu kadar, gerçekleştirilememesi halinde risklerimizin de ifadesidir. Bu risklerin bertaraf edilmesi gücü ise topyekün bir hareket içinde olacak insanlığın elindedir.

Yeni hedefler ve dönüşüm için liderlik planımız…

BM, MDG’den farklı olarak SDG’nin duyurumu ile birlikte öncelikle iş dünyasına yönelik olarak basit bir yol haritası da sunmuştur. Buna göre yapmamız gerekenler sırasıyla (i) SDG’yi anlamak ve bizimle ilişkili olan SDG maddesini belirlemek, (ii) kendi iş hedeflerimizi (KPI) yeniden gözden geçirmek ve netleştirmek, (iii) iş hedeflerimiz ile ilgili SDG hedefini karşılaştırmak ve buna göre hizalanmak (iv) hizalanmayı başarıyla gerçekleştirmek için stratejik bir eylem planı yaparak uygulamak ve son olarak (v) eğer başarılı olursak bunu raporlayarak, herkes ile paylaşmak.

Dünyanın sürdürülebilirlik dönüşümüne liderlik etmek, büyük ölçekli projelere imza atmak değildir. Liderlik aslında, öncelikle kendi hedeflerimizi gözden geçirmeyi ve yeni hedeflerimizi yer değiştiren yeni gerçekler ve doğrular zeminine göre hizalamayı ifade etmektedir. Sürdürülebilirlik, Julie Nelson’un da ifade ettiği gibi, mekanikleşen ekonomiyi yeniden ruhu ile buluşturmak ve insani boyutuna, yani olması gereken ve yaşayabileceği konuma çekmektir.

(1) Güncel okuma önerileri… Ayrıca BM, SDG ile UNGC arasındaki ilişkiyi de kurgulayarak, sosyal ve çevresel boyuttaki küresel hedefler ile iş dünyasınının hedefleri arasındaki ilişkiyi de detaylı olarak ele almış ve bazı öncü sektörler için endüstri raporları hazırlayarak sunmuştur. Sürdürülebilirlik dönüşümünde sizlere rehberlik edecek bazı yararlı rapor ve dokümanlar bulunmaktadır. Bu rapor ve dokümanlar, sürdürülebilirliğin yeni boyutlarının anlaşılması, yeni çerçeveye uyumluluk için sade örneklere ulaşılabilmesi ve kişisel ve kurumsal vizyonun geliştirilebilmesi için de yardımcı olmaktadır. İşte bazıları; Blueprint for Business Leadership on the SDGs, Blueprint for Corporate Sustainability Leadership, Business reporting on SDGs Analysis of the Goals and Targets, UNGC Progress Report Business Solutions to Sustainable Development…

(2) Yazının bir bölümü KalDer Önce Kalite Dergisi (Aralık 2017) özel sayısında yayınlanmıştır.

Dünya tarımının gelişimi ve Türkiye’nin geleceği…


Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Dünyada, özellikle son iki yüzyıllık süre içinde, tarım alanında yaşanan eşitliksiz gelişim, bugün yaşadığımız bazı global sorunların temelini oluturmaktadır. Elli yıl öncesine kadar, bu eşitsizlik sadece tarım alanı ile ilgili gibi görülürken, günümüzde genel siyaset ve ekonominin hemen her alanında kendisini hissettirmektedir. Bugün, mevcut eşitliksiz duruma bir de iklim değişikliği maddesini ekleyerek, dünyanın kendisini beslemesi sorununun derinleştiğine şahit olmaktayız. Günümüzde dünya, hem miras alınan tarım bölgeleri arası eşitliksizlik sorununu hem de tamamını birden etkileyen iklim değişikliği sorununu çözmeye çalışmaktadır.

Tarımın geleceğini sürdürülebilir şekilde güvence altına alan, dünyanın sağlıklı ve iyi beslenen bir gezegen olmasını sağlamayı hedefleyen çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmaların sadece bilim başlığı altında ele alınması ise sonuca ulaşılmasında yeterli olacak gibi görülmüyor. Tüm çalışmaların ekonominin ve siyasetin hakim kurum ve yapıları tarafından da – hem de global çapta – desteklenmesi kaçınılmazdır. Tarımın geleceği, ne bilimsel çerçevede ne de ekonomik ve siyasi anlamda o meşhur görünmez elin zaman içinde düzeltebileceği bir konu değildir.

Dünyada tarımı değiştiren önemli gelişmeler

Dünya genelinde 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen geniş bir dönemde yaşanan birinci tarım devrimi – birinci sanayi devriminin de yapısal değişim dinamiklerinden etkilenerek – tarım üretimi ve üretkenliğini neredeyse iki kat artırmıştır. Bu dönemde tarımsal üretimin yapılış şeklindeki anlayış değişikliği, eş zamanlı siyasal, ekonomik ve sosyal değişimin de zorunlu yönlendirmeleri ile dünyada ilk tarımsal eşitsizliğin başlamasına neden olmuştur. Dünya üzerinde kimi tarım alanlarında üretim ve verim artışı söz konusu iken, kimi bölgelerinde bugün geri kalmışlık olarak tanımladığımız ekonomilerin oluşmaya başlamıştır.

Bu durumu etkileyen ikinci gelişme ise daha yeni bir dönemde 2. Dünya savaşını takiben gerçekleşmiştir. Tarımda özellikle hakim ve ekonomik mübadele değeri olan seçilmiş ürünlerin oluşmasına neden olan ve ironik olarak “yeşil devrim” olarak adlandırılan bu ikinci devrim ise, güçlü ve güçsüz ekonomilerin oluşmasına net bir biçimde etki etmiştir.

Bu birbirini takip eden iki gelişme, uzun yıllar tarımsal nüfusa ve onun eko-sosyolojik habitatına etki eden dar bir konu olarak ele alınırken, bugün ise içinde bulunduğumuz dünyanın ana biçimlendiricisi olan son derece etkin bir dönem olarak analiz edilmektedir.

Tarımsal mirasın ekonomik etkisi

Bugün şu konuya dikkat etmemiz gerekmektedir. Dünyanın güçlü ekonomilerinde tarımsal üretimin ve tarım ekonomisinin gelir oranlarının, güçsüz ekonomilerinden daha yüksek olduğu gözlenmektedir. Bu tesadüfi bir durum değildir. Yani, günümüzün güçlü ekonomileri sanılanın aksine tarım ekonomisini bırakıp sanayileşmeye ya da teknoloji alanına daha çok önem vermiş değillerdir. Aksine bu güçlü ekonomilerin güçlerinin tarımsal kabiliyetlerinden geldiği anlaşılmaktadır. Hem de yalnızca bugün için değil, geçmişin mirası olacak şekilde.

Mazoyer ve Roudart’ın dünya tarım tarihi üzerine yaptıkları detaylı çalışma, tarım sistemlerindeki değişimin ve bu değişimden hareketle tarımsal üretimin artı değerindeki eşitliksiz dağılımın, dünya ekonomisinin bugünkü durumunun oluşmasındaki etkisi net olarak ele alınmaktadır. Tarımsal sistemlerin üretim ve artı değer farklılaşması ve bundan hareketle tarımsal nüfus üzerindeki eşitsiz etkisi grafikte net olarak görülebilmektedir.(1)

Buna göre, özellikle Türkiye gibi gelişen, gelişmekte olan ekonomileri için – tüm diğer teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıkları kadar – tarımsal gelişimin sürdürülebilir şekilde sağlanması başlığının da ciddiyetle ve kalıcı sonuçlar üretecek politikalar geliştirilmesi şeklinde ele alınması kaçınılmazdır.

İklim değişikliği – felaket mi yoksa son şansımız mı?

İklim değişikliği ve bu global soruna karşılık alınacak önlemleri içeren tartışmalar atmosferi; dünyadaki eşitliksiz tarımsal üretimi uygulamalarının, artık sadece ekonomik ve siyasi hakimiyet konusu olarak değil aynı zamanda aşılması gereken yanlış bir anlayış olarak analiz edilmesi gerektiğini de ortaya koymuştur.

Bugün dünya iklim değişikliği ile mücadeleden bahsederken aslında, ekonomik anlayış değişikliğinden de bahsetmektedir. Tarım ekonomisi ve politikalarının yeniden ve doğru biçimde ele alınması, enerji üretiminde çevresel hassasiyetlerin romantik değil son derece rasyonel bir zeminde tartışılması, üretimin sorumluluğuna tüketim sorumluluğu anlayışının da eklenmesi ve bunu besleyen artı değer birikimi anlayışının ıslah edilmesi gibi konular, hep iklim değişikliği tartışmaları ekseninde vücut bulmaktadır.

Küresel çapta, şimdilik rahatlatıcı söylemler ile giderilmesine gerek olmayan yaygın endişe, iklim değişikliğinin modern dünyayı da kapsayacak şekilde yıkıcı etkilerinin olacağı düşüncesi, dünya üzerinde kendisine sürdürülebilir bir yaşam ortamı yaratmaya çalışan insanoğlunun ortak aklını yeni bir dünya düzenine ve çözümüne sevketmektedir.

Yalnızca bu vasfı ile bile, iklim değişikliği insanoğlunun felaketi olmaktan çok, kurtuluş reçetesini yazmasına neden olacak – gelmiş geçmiş yaşadığı en sert sorunu olabilir.

İklim değişikliği – dünyanın buluşma noktası

Birleşmiş Milletler tarafından Eylül 2000’de resmileşen Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden (BM-BKH) başlayarak, global çapta açlık ve yoksulluk mücadele ile kalkınmaya yönelik küresel işbirliği anlayışı bugün daha ileri ve anlatımı net bir noktaya taşınmıştır. BM-BKH, yayınlanmasını takiben ilk on yıl içinde, dünyada yaşanan çok sayıda lokal ve yaygın katastrofik olay nedeni ile ihtiyacı olan yaygınlığa ve etkiye sahip olamadı. Bu başlık altında yapılan girişimler ya hiç başlayamadı, ya da başlayanlar gerekli katılım sağlanamadığı için sonuçsuz kaldı. Elbette ki, az sayıda da olsa, küresel çapta başarılı olanlar oldu. Ancak bunların da hedeflenen değişimi sağlaması mümkün olamadı.

Hatırlatmak gerekirse, BM-BKH sekiz ana başlık ile gündeme gelmişti. Bunlar;  (1) Aşırı yoksulluğun ve açlığın yok edilmesi, (2) Evrensel ilköğretimin sağlanması, (3) Cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi, (4) Çocuk ölüm oranının azaltılması, (5) Anne sağlığının iyileştirilmesi, (6) HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi, (7) Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve (8) Kalkınmaya yönelik küresel işbirliğinin geliştirilmesi.

Dikkat edilirse, bu birinci BM girişiminde hakim ekonomi ve siyasanın, iklim değişikliği, tarımsal eşitlik, barış ve adaletin tesisi gibi konulara çok değinmediği; sorunların dünyanın güçlü bir kısmının diğer güçsüz bir kısmının açlığını – karın tokluğu seviyesinde – gidermesi yaklaşımına sahip olduğu görülecektir. Ancak bu politika çok da uzun ömürlü olamadı.

Son beş yıllık süreçte yapılan çalışmaların sonucunda ise; yine BM önderliğinde – bu sefer iklim değişikliği ana başlık olacak şekilde – Eylül 2015’de Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (BM-SKH) yayınlandı. BM-SKH selefinden farklı olarak onaltı eylem ve bir işbirliği olmak üzere onyedi başlıktan oluştu. Bunlar; (1) Yoksullukla mücadele, (2) Sıfır açlık, (3) İnsan sağlığı ve refahı, (4) Eğitim kalitesi, (5) Cinsiyet eşitliği, (6) Temiz ve sağlıklı su, (7) Ucuz ve temiz enerji, (8) Güvenilir iş ve ekonomik gelişim, (9) Endüstrileşme, altyapı ve yenileşim, (10) Eşitsizliğin azaltılması, (11) Sürdürülebilir şehirler ve toplumlar, (12) Sorumlu tüketim ve üretim, (13) İklim değişikliği ile mücadele, (14) Denizlerin ve su kaynaklarının korunması, (15) Ekosistem ve biyoçeşitliliğin korunması, (16) Barış, adalet ve güçlü yapılanmalar ve (17) Sürdürülebilirlik hedefleri için işbirlikleridir.

Bu ikinci girişimde ise, BM’in dünyanın kritik ve yıkıcı sorunlarını iklim değişikliği başlığında formüle ettiği ve çözümün aslında ekonomik ve siyasi olmaktan çok insanoğlunun sürdürülebilirliği başlığında ele alınması halinde sağlanabileceği yaklaşımına sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Sürdürülebilir tarım için – Türkiye’nin yapabilecekleri

Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Türkiye’nin dünya tarımı için de aynı önemde eşit bir üretim habitatı olarak ele alınması ve dünyanın beslenmesinde önemli bir aktör olarak konumlandırılması kritik önem taşıyan bir konudur. Bunun için ise; Türkiye’nin birinci sıradaki konusunu tarım üreticisi nüfusunu korumak oluşturmaktadır. Türkiye gibi bir coğrafyada, tarımsal üretimi yalnızca endüstriyel tarım ile sınırlandırmak, büyük çiftçilik projeleri ile geliştirmek çok akılcı bir tercih olmayacaktır.

Türkiye’nin, tarımsal açıdan üretken ve tarımsal gelir ile geçimini sağlayan yaygın bir nüfusu oluşturması ve koruması, ürün ve üretim çeşitliliğini bu zenginlik içinde artırması öncelikli bir politika olarak oluşturulmalıdır. Bunun için, tarımsal nüfusun birim üretim başına gelirinin gerek iç gerekse de uluslar arası pazarda korunmasına yönelik çalışmaların desteklenmesi, uluslar arası pazarın eşitlikli gelişimine olanak sağlayacak her türlü girişimi destekleyen aktif bir siyaset yürütülmesi gerekmektedir.

Dünyanın sürdürülebilir biçimde beslenmesi konusunda, başarısızlığa mahkum olacağı bugünden belli olan ve hakim ekonomiler tarafından zorlanan endüstriyel tarım anlayışının ve tarımsal ürün fiyatlarını – tarımdan geçimini sağlayan küçük/orta ölçekli üreticinin ayakta kalmasına olanak sağlamayacak şekilde – aşağılarda tutan pazar anlayışının ıslah edilmesine yönelik çalışmalara ivme kazandırılması gerekmektedir. Bu geçiş sürecinde ise Türkiye’nin, tarımsal nüfusunun ayakta kalmasını sağlayacak destekleyici politikalarını daha etkin olarak hayata geçirmesi gerekmektedir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin gelecekte var olmalarına olanak sağlayacak en önemli ekonomik üretim alanının tarımsal üretim olacağının unutulmaması gerekmektedir. Bu üretim ise ancak ve ancak, tarımsal üretimi kendisine geçim alanı olarak seçen bir nüfus tarafından ayakta tutulabilecektir.(2)

(1) Dünya Tarım Tarihi, M. Mazoyer – L. Roudart, Epos Yayınları, 2009 Ankara.

(2) Yazının bir bölümü KalDer Önce Kalite Dergisi (Ekim-Kasım 2016) sayısında yayınlanmıştır.

Yönetim Kurulları neden değişmeli?


MIT Sloan Management Review’ın Sonbahar sayısında Edward E. Lawler ve Christopher G. Worleyyer imzalı olarak yer alan “(Şirketlerin) Yönetim Kurulları Neden Değişmeli?” başlıklı makalede şirketler tarafından yapılan kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının işletmenin DNA’sına ne kadar etki etmesi gerektiği tartışılıyor. Makalede, beklenen bu etkinin gerçekleşmemesi ya da işletmenin bu zorunlu değişime direnç göstermesi halinde ise sürdürülen KSS etkinliklerinin ancak geçici bir ilerleme ile sınırlı kalmaya mahkum olduğu belirtiliyor.

Lawler ve Worleyyer, aslında KSS çalışmalarının, o güne değin ana amaçları ve hedefleri finansal çerçevede – karı maksimize etmek – ile sınırlı görülen, Yönetim Kurulları tarafından ne denli güçlükle hayata geçirildiğini veya yönetildiğini vurguluyor. Hal böyle iken, bu DNA yapısına sahip işletmelerin gerçekleştirdikleri KSS çalışmaları da, zayıf ve etkisiz romantik eylemler olmanın ötesine geçmemektedir. Zaten bu nedenledir ki en romantik KSS çalışmaları da işletmeler tarafından en çok tercih edilenler olmaktadır. Aslında bu çalışmaların birer KSS uygulaması olduğundan bahsetmek de kimi zaman mümkün olmamaktadır.

Gerek ülkemizde gerekse de dünyada yapılan – ve KSS çalışmaları olarak adlandırılan – birçok uygulama özü itibari ile kurumsal sosyal sorumluluk performansı olmanın çok uzağında kalmaktadır. Bu makus talihin yaşanmasında birinci etkenin yukarıda bahsettiğimiz kar odaklılık anlayışı olduğunu belirten Lawler ve Worleyyer ne kadar haklı oldukları, çevremizdeki birçok projeye bakıldığında da net olarak ortaya çıkmaktadır.

KSS uygulamalarını, en hafif ifadesi ile iyiniyetli halkla ilişkiler çalışmaları olarak gören işletmelerin ve yönetimlerinin, bugüne değin gerçekleştirdikleri tüm iletişim çalışmalarında gözettikleri marka veya ürün görünürlüğü kabiliyetini, aynı şekilde KSS uygulamalarında da işletmeye çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Aslında bu görünürlüğün eylemin doğal akışında var olması olumsuz bir durum değildir. Ancak KSS çalışmalarına niyet ve başlangıç aşamasında işletmelerin bu kaygı ile harekete geçiyor olmaları, KSS uygulamalarının temelini oluşturan sürdürülebilirlik anlayışı ile tezat oluşturmaktadır.

MIT’nin makalesinde, işletmelerin Yönetim Kurullarında ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi ya da finansal hedeflerin yakalanması konularında uzman kişilerin yanı sıra, kurumsal sosyal sorumluluk anlayışının geliştirilmesi ve bu gelişim gözetilmesi konularında uzman üyelerin de bulunmasının, artık bir zorunluluk olduğu dile getirilmektedir.

Sosyal ve çevresel sürüdürülebilirliğin, işletmelerin içinde bulundukları habitat ile birlikte sağlıklı gelişimleri için vazgeçilmezliği – sözde değil ancak içselleştirilmiş halde – kabul edilmesi gereken bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Lawler ve Worleyyer bugün Kuzey Amerika orijinli şirketlerin neredeyse yüzde 50’si tarafından her yıl düzenli olarak GRI kriterlerine uygun raporlamalar yapıldığını vurgulamaktadır. Kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının işletmeler için öneminin daha net olarak algılanabilmesine olanak sağlayan GRI çerçevesi günümüzde bu anlamda geliştirilmiş en iyi uygulamalardan birisi olarak, hem de inisiyatif temelli yapısı ile karşımıza çıkmaktadır.

Önümüzdeki günlerde bu inisiyatif ve sürdürülebilirlik yaklaşımına sağladığı katkı ile ilgili olarka sizinle çeşitli bilgiler paylaşacağım.