Tag Archives: sürdürülebilirlik

Dünya tarımının gelişimi ve Türkiye’nin geleceği…


Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Dünyada, özellikle son iki yüzyıllık süre içinde, tarım alanında yaşanan eşitliksiz gelişim, bugün yaşadığımız bazı global sorunların temelini oluturmaktadır. Elli yıl öncesine kadar, bu eşitsizlik sadece tarım alanı ile ilgili gibi görülürken, günümüzde genel siyaset ve ekonominin hemen her alanında kendisini hissettirmektedir. Bugün, mevcut eşitliksiz duruma bir de iklim değişikliği maddesini ekleyerek, dünyanın kendisini beslemesi sorununun derinleştiğine şahit olmaktayız. Günümüzde dünya, hem miras alınan tarım bölgeleri arası eşitliksizlik sorununu hem de tamamını birden etkileyen iklim değişikliği sorununu çözmeye çalışmaktadır.

Tarımın geleceğini sürdürülebilir şekilde güvence altına alan, dünyanın sağlıklı ve iyi beslenen bir gezegen olmasını sağlamayı hedefleyen çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmaların sadece bilim başlığı altında ele alınması ise sonuca ulaşılmasında yeterli olacak gibi görülmüyor. Tüm çalışmaların ekonominin ve siyasetin hakim kurum ve yapıları tarafından da – hem de global çapta – desteklenmesi kaçınılmazdır. Tarımın geleceği, ne bilimsel çerçevede ne de ekonomik ve siyasi anlamda o meşhur görünmez elin zaman içinde düzeltebileceği bir konu değildir.

Dünyada tarımı değiştiren önemli gelişmeler

Dünya genelinde 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geçen geniş bir dönemde yaşanan birinci tarım devrimi – birinci sanayi devriminin de yapısal değişim dinamiklerinden etkilenerek – tarım üretimi ve üretkenliğini neredeyse iki kat artırmıştır. Bu dönemde tarımsal üretimin yapılış şeklindeki anlayış değişikliği, eş zamanlı siyasal, ekonomik ve sosyal değişimin de zorunlu yönlendirmeleri ile dünyada ilk tarımsal eşitsizliğin başlamasına neden olmuştur. Dünya üzerinde kimi tarım alanlarında üretim ve verim artışı söz konusu iken, kimi bölgelerinde bugün geri kalmışlık olarak tanımladığımız ekonomilerin oluşmaya başlamıştır.

Bu durumu etkileyen ikinci gelişme ise daha yeni bir dönemde 2. Dünya savaşını takiben gerçekleşmiştir. Tarımda özellikle hakim ve ekonomik mübadele değeri olan seçilmiş ürünlerin oluşmasına neden olan ve ironik olarak “yeşil devrim” olarak adlandırılan bu ikinci devrim ise, güçlü ve güçsüz ekonomilerin oluşmasına net bir biçimde etki etmiştir.

Bu birbirini takip eden iki gelişme, uzun yıllar tarımsal nüfusa ve onun eko-sosyolojik habitatına etki eden dar bir konu olarak ele alınırken, bugün ise içinde bulunduğumuz dünyanın ana biçimlendiricisi olan son derece etkin bir dönem olarak analiz edilmektedir.

Tarımsal mirasın ekonomik etkisi

Bugün şu konuya dikkat etmemiz gerekmektedir. Dünyanın güçlü ekonomilerinde tarımsal üretimin ve tarım ekonomisinin gelir oranlarının, güçsüz ekonomilerinden daha yüksek olduğu gözlenmektedir. Bu tesadüfi bir durum değildir. Yani, günümüzün güçlü ekonomileri sanılanın aksine tarım ekonomisini bırakıp sanayileşmeye ya da teknoloji alanına daha çok önem vermiş değillerdir. Aksine bu güçlü ekonomilerin güçlerinin tarımsal kabiliyetlerinden geldiği anlaşılmaktadır. Hem de yalnızca bugün için değil, geçmişin mirası olacak şekilde.

Mazoyer ve Roudart’ın dünya tarım tarihi üzerine yaptıkları detaylı çalışma, tarım sistemlerindeki değişimin ve bu değişimden hareketle tarımsal üretimin artı değerindeki eşitliksiz dağılımın, dünya ekonomisinin bugünkü durumunun oluşmasındaki etkisi net olarak ele alınmaktadır. Tarımsal sistemlerin üretim ve artı değer farklılaşması ve bundan hareketle tarımsal nüfus üzerindeki eşitsiz etkisi grafikte net olarak görülebilmektedir.(1)

Buna göre, özellikle Türkiye gibi gelişen, gelişmekte olan ekonomileri için – tüm diğer teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıkları kadar – tarımsal gelişimin sürdürülebilir şekilde sağlanması başlığının da ciddiyetle ve kalıcı sonuçlar üretecek politikalar geliştirilmesi şeklinde ele alınması kaçınılmazdır.

İklim değişikliği – felaket mi yoksa son şansımız mı?

İklim değişikliği ve bu global soruna karşılık alınacak önlemleri içeren tartışmalar atmosferi; dünyadaki eşitliksiz tarımsal üretimi uygulamalarının, artık sadece ekonomik ve siyasi hakimiyet konusu olarak değil aynı zamanda aşılması gereken yanlış bir anlayış olarak analiz edilmesi gerektiğini de ortaya koymuştur.

Bugün dünya iklim değişikliği ile mücadeleden bahsederken aslında, ekonomik anlayış değişikliğinden de bahsetmektedir. Tarım ekonomisi ve politikalarının yeniden ve doğru biçimde ele alınması, enerji üretiminde çevresel hassasiyetlerin romantik değil son derece rasyonel bir zeminde tartışılması, üretimin sorumluluğuna tüketim sorumluluğu anlayışının da eklenmesi ve bunu besleyen artı değer birikimi anlayışının ıslah edilmesi gibi konular, hep iklim değişikliği tartışmaları ekseninde vücut bulmaktadır.

Küresel çapta, şimdilik rahatlatıcı söylemler ile giderilmesine gerek olmayan yaygın endişe, iklim değişikliğinin modern dünyayı da kapsayacak şekilde yıkıcı etkilerinin olacağı düşüncesi, dünya üzerinde kendisine sürdürülebilir bir yaşam ortamı yaratmaya çalışan insanoğlunun ortak aklını yeni bir dünya düzenine ve çözümüne sevketmektedir.

Yalnızca bu vasfı ile bile, iklim değişikliği insanoğlunun felaketi olmaktan çok, kurtuluş reçetesini yazmasına neden olacak – gelmiş geçmiş yaşadığı en sert sorunu olabilir.

İklim değişikliği – dünyanın buluşma noktası

Birleşmiş Milletler tarafından Eylül 2000’de resmileşen Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden (BM-BKH) başlayarak, global çapta açlık ve yoksulluk mücadele ile kalkınmaya yönelik küresel işbirliği anlayışı bugün daha ileri ve anlatımı net bir noktaya taşınmıştır. BM-BKH, yayınlanmasını takiben ilk on yıl içinde, dünyada yaşanan çok sayıda lokal ve yaygın katastrofik olay nedeni ile ihtiyacı olan yaygınlığa ve etkiye sahip olamadı. Bu başlık altında yapılan girişimler ya hiç başlayamadı, ya da başlayanlar gerekli katılım sağlanamadığı için sonuçsuz kaldı. Elbette ki, az sayıda da olsa, küresel çapta başarılı olanlar oldu. Ancak bunların da hedeflenen değişimi sağlaması mümkün olamadı.

Hatırlatmak gerekirse, BM-BKH sekiz ana başlık ile gündeme gelmişti. Bunlar;  (1) Aşırı yoksulluğun ve açlığın yok edilmesi, (2) Evrensel ilköğretimin sağlanması, (3) Cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi, (4) Çocuk ölüm oranının azaltılması, (5) Anne sağlığının iyileştirilmesi, (6) HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi, (7) Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve (8) Kalkınmaya yönelik küresel işbirliğinin geliştirilmesi.

Dikkat edilirse, bu birinci BM girişiminde hakim ekonomi ve siyasanın, iklim değişikliği, tarımsal eşitlik, barış ve adaletin tesisi gibi konulara çok değinmediği; sorunların dünyanın güçlü bir kısmının diğer güçsüz bir kısmının açlığını – karın tokluğu seviyesinde – gidermesi yaklaşımına sahip olduğu görülecektir. Ancak bu politika çok da uzun ömürlü olamadı.

Son beş yıllık süreçte yapılan çalışmaların sonucunda ise; yine BM önderliğinde – bu sefer iklim değişikliği ana başlık olacak şekilde – Eylül 2015’de Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (BM-SKH) yayınlandı. BM-SKH selefinden farklı olarak onaltı eylem ve bir işbirliği olmak üzere onyedi başlıktan oluştu. Bunlar; (1) Yoksullukla mücadele, (2) Sıfır açlık, (3) İnsan sağlığı ve refahı, (4) Eğitim kalitesi, (5) Cinsiyet eşitliği, (6) Temiz ve sağlıklı su, (7) Ucuz ve temiz enerji, (8) Güvenilir iş ve ekonomik gelişim, (9) Endüstrileşme, altyapı ve yenileşim, (10) Eşitsizliğin azaltılması, (11) Sürdürülebilir şehirler ve toplumlar, (12) Sorumlu tüketim ve üretim, (13) İklim değişikliği ile mücadele, (14) Denizlerin ve su kaynaklarının korunması, (15) Ekosistem ve biyoçeşitliliğin korunması, (16) Barış, adalet ve güçlü yapılanmalar ve (17) Sürdürülebilirlik hedefleri için işbirlikleridir.

Bu ikinci girişimde ise, BM’in dünyanın kritik ve yıkıcı sorunlarını iklim değişikliği başlığında formüle ettiği ve çözümün aslında ekonomik ve siyasi olmaktan çok insanoğlunun sürdürülebilirliği başlığında ele alınması halinde sağlanabileceği yaklaşımına sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Sürdürülebilir tarım için – Türkiye’nin yapabilecekleri

Türkiye bölgesi ve dünya için, ivmeli gelişim yaşayan önemli bir ekonomidir. Bu gelişimin yalnızca teknolojik modernizasyon, sanayileşme ve kentleşme başlıklarında ele alınması sadece Türkiye için değil, aynı zamanda dünya için de büyük bir kayıp olacaktır.

Türkiye’nin dünya tarımı için de aynı önemde eşit bir üretim habitatı olarak ele alınması ve dünyanın beslenmesinde önemli bir aktör olarak konumlandırılması kritik önem taşıyan bir konudur. Bunun için ise; Türkiye’nin birinci sıradaki konusunu tarım üreticisi nüfusunu korumak oluşturmaktadır. Türkiye gibi bir coğrafyada, tarımsal üretimi yalnızca endüstriyel tarım ile sınırlandırmak, büyük çiftçilik projeleri ile geliştirmek çok akılcı bir tercih olmayacaktır.

Türkiye’nin, tarımsal açıdan üretken ve tarımsal gelir ile geçimini sağlayan yaygın bir nüfusu oluşturması ve koruması, ürün ve üretim çeşitliliğini bu zenginlik içinde artırması öncelikli bir politika olarak oluşturulmalıdır. Bunun için, tarımsal nüfusun birim üretim başına gelirinin gerek iç gerekse de uluslar arası pazarda korunmasına yönelik çalışmaların desteklenmesi, uluslar arası pazarın eşitlikli gelişimine olanak sağlayacak her türlü girişimi destekleyen aktif bir siyaset yürütülmesi gerekmektedir.

Dünyanın sürdürülebilir biçimde beslenmesi konusunda, başarısızlığa mahkum olacağı bugünden belli olan ve hakim ekonomiler tarafından zorlanan endüstriyel tarım anlayışının ve tarımsal ürün fiyatlarını – tarımdan geçimini sağlayan küçük/orta ölçekli üreticinin ayakta kalmasına olanak sağlamayacak şekilde – aşağılarda tutan pazar anlayışının ıslah edilmesine yönelik çalışmalara ivme kazandırılması gerekmektedir. Bu geçiş sürecinde ise Türkiye’nin, tarımsal nüfusunun ayakta kalmasını sağlayacak destekleyici politikalarını daha etkin olarak hayata geçirmesi gerekmektedir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin gelecekte var olmalarına olanak sağlayacak en önemli ekonomik üretim alanının tarımsal üretim olacağının unutulmaması gerekmektedir. Bu üretim ise ancak ve ancak, tarımsal üretimi kendisine geçim alanı olarak seçen bir nüfus tarafından ayakta tutulabilecektir.(2)

(1) Dünya Tarım Tarihi, M. Mazoyer – L. Roudart, Epos Yayınları, 2009 Ankara.

(2) Yazının bir bölümü KalDer Önce Kalite Dergisi (Ekim-Kasım 2016) sayısında yayınlanmıştır.

Yönetim Kurulları neden değişmeli?


MIT Sloan Management Review’ın Sonbahar sayısında Edward E. Lawler ve Christopher G. Worleyyer imzalı olarak yer alan “(Şirketlerin) Yönetim Kurulları Neden Değişmeli?” başlıklı makalede şirketler tarafından yapılan kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının işletmenin DNA’sına ne kadar etki etmesi gerektiği tartışılıyor. Makalede, beklenen bu etkinin gerçekleşmemesi ya da işletmenin bu zorunlu değişime direnç göstermesi halinde ise sürdürülen KSS etkinliklerinin ancak geçici bir ilerleme ile sınırlı kalmaya mahkum olduğu belirtiliyor.

Lawler ve Worleyyer, aslında KSS çalışmalarının, o güne değin ana amaçları ve hedefleri finansal çerçevede – karı maksimize etmek – ile sınırlı görülen, Yönetim Kurulları tarafından ne denli güçlükle hayata geçirildiğini veya yönetildiğini vurguluyor. Hal böyle iken, bu DNA yapısına sahip işletmelerin gerçekleştirdikleri KSS çalışmaları da, zayıf ve etkisiz romantik eylemler olmanın ötesine geçmemektedir. Zaten bu nedenledir ki en romantik KSS çalışmaları da işletmeler tarafından en çok tercih edilenler olmaktadır. Aslında bu çalışmaların birer KSS uygulaması olduğundan bahsetmek de kimi zaman mümkün olmamaktadır.

Gerek ülkemizde gerekse de dünyada yapılan – ve KSS çalışmaları olarak adlandırılan – birçok uygulama özü itibari ile kurumsal sosyal sorumluluk performansı olmanın çok uzağında kalmaktadır. Bu makus talihin yaşanmasında birinci etkenin yukarıda bahsettiğimiz kar odaklılık anlayışı olduğunu belirten Lawler ve Worleyyer ne kadar haklı oldukları, çevremizdeki birçok projeye bakıldığında da net olarak ortaya çıkmaktadır.

KSS uygulamalarını, en hafif ifadesi ile iyiniyetli halkla ilişkiler çalışmaları olarak gören işletmelerin ve yönetimlerinin, bugüne değin gerçekleştirdikleri tüm iletişim çalışmalarında gözettikleri marka veya ürün görünürlüğü kabiliyetini, aynı şekilde KSS uygulamalarında da işletmeye çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Aslında bu görünürlüğün eylemin doğal akışında var olması olumsuz bir durum değildir. Ancak KSS çalışmalarına niyet ve başlangıç aşamasında işletmelerin bu kaygı ile harekete geçiyor olmaları, KSS uygulamalarının temelini oluşturan sürdürülebilirlik anlayışı ile tezat oluşturmaktadır.

MIT’nin makalesinde, işletmelerin Yönetim Kurullarında ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi ya da finansal hedeflerin yakalanması konularında uzman kişilerin yanı sıra, kurumsal sosyal sorumluluk anlayışının geliştirilmesi ve bu gelişim gözetilmesi konularında uzman üyelerin de bulunmasının, artık bir zorunluluk olduğu dile getirilmektedir.

Sosyal ve çevresel sürüdürülebilirliğin, işletmelerin içinde bulundukları habitat ile birlikte sağlıklı gelişimleri için vazgeçilmezliği – sözde değil ancak içselleştirilmiş halde – kabul edilmesi gereken bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Lawler ve Worleyyer bugün Kuzey Amerika orijinli şirketlerin neredeyse yüzde 50’si tarafından her yıl düzenli olarak GRI kriterlerine uygun raporlamalar yapıldığını vurgulamaktadır. Kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarının işletmeler için öneminin daha net olarak algılanabilmesine olanak sağlayan GRI çerçevesi günümüzde bu anlamda geliştirilmiş en iyi uygulamalardan birisi olarak, hem de inisiyatif temelli yapısı ile karşımıza çıkmaktadır.

Önümüzdeki günlerde bu inisiyatif ve sürdürülebilirlik yaklaşımına sağladığı katkı ile ilgili olarka sizinle çeşitli bilgiler paylaşacağım.